Bu Blogda Ara

20 Ekim 2009 Salı

İbn-i Rüşt Kimdir?


İbn-i Rüşt (1126 - 10 Aralık 1198) Endülüslü-Arap felsefeci ve hekim, bir felsefe, fıkıh, matematik ve tıp alimi. Kurtuba'da doğdu ve Marakeş, Fas'ta öldü. Künyesi Ebû El-Velid Muhammed Bin Ahmed Bin Muhammed Bin Ahmed Bin Ahmed Bin Rüşd

(Arapça:ابوالوليد محمد بن احمد بن محمد بن رشد). Batı dillerinde adı Averroes olarak geçer.



Hayatı

İbn Rüşt, Maliki mezhebinden fakihler yetiştirmiş bir aileden gelir; dedesi Ebu El-Velid Muhammed (ö. 1126) Murabıtlar hanedanının Kurtuba'daki en yüksek dereceli hakimiydi. Babası Ebu El-Kasım Ahmed, aynı makamı Muvahhidler'in 1146'daki hakimiyetine kadar işgal etti.

Yusuf el-Mansur'un veziri İbn Tufeyl (Batı'da bilinen adıyla Abubacer) tarafından sarayla ve büyük İslam hekimlerinden, sonradan arkadaşı olacak İbn Zuhr (Avenzoar) ile tanıştırıldı. 1160'ta Sevilla kadısı oldu ve hizmeti boyunca Sevilla, Kurtuba ve Fas'ta birçok davaya baktı.

Aristo'nun eserlerine şerhler ve bir tıp ansiklopedisi yazdı . Eserlerini 1200lerde, Yakob Anatoli Arapça'dan İbranice'ye tercüme etti.

En önemli orijinal felsefî eseri Tehâfüt-ül Tehâfüt (Çelişkilerin Çelişkileri / İnsicamsızlığın İnsicamsızlığı) ismini taşır ve Gazali'nin Tehâfüt-ül Felâsife (Felsefelerin Çelişkileri / Felsefelerin İnsicamsızlığı) isimli kitabındaki kendiyle çelişme ve İslama mugayir olma iddialarına karşı Aristo felsefesini savunur. Faslu'l-makâl ve el-Keşf an minhâci'l-edille isimli iki risalesi de felsefe-din ilişkilerini konu alır.

Endülüs'ü 12. yüzyılın sonralarında yayilan fanatiklik dalgasıyla, sahip olduğu bağlantılar kendisini siyasî problemlerden uzak tutamamış ve Kurtuba yakınlarında bir yerde tecrit edilmiş ve ölümünden kısa süre önce Fas'a gidinceye dek gözetim altında tutulmuştur. Mantık ve Metafizik alanında verdiği eserlerin çoğu müteakip sansür döneminde kaybolmuştur.



Felsefesi

İbn Rüşt, Aristo'nun düşünce sistemini İslam ile kaynaştırmaya çalışmıştır. Ona göre İslam'la felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla hakikate erişebileceğini düşünmüştür. Kainatın ebediyetine ve formların ezeliyetine (pre-extant) inanırdı.



Önemi

İbn Rüşt en çok Aristo'nun eserlerinden yaptığı, bugün Batı'da pek çoğu unutulmuş, tercüme ve şerhleriyle ünlüdür. 1150'den önce Avrupa'da Aristo'nun eserlerinin birkaç tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca rağbet görüp, incelenmiyorlardı. Batı'da Aristo'nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn Rüşt'ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında Latince'ye tercümesiyle başlamıştır.

İbn Rüşt'ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde, erişemediği "Politika" dışında bütün eserlerine şerhler yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de, İbrani Felsefesi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İbn Rüşt'ün düşünceleri, Hristiyan skolastik gelenekten, Aristo'nun mantık çalışmalarına değer veren [Brabant'lı Siger], [Thomas Aquinas] ve (bilhassa Paris Üniversitesi'ndeki) diğerleri tarafından özümsenmiştir. Thomas Aquinas gibi meşhur skolastik filozoflar, ona ismi yerine "Şârih" (Yorumcu) ve Aristo'ya da "Filozof" diyecek yüksek derecede önem veriyorlardı. İslam dünyasında bir okul bırakmamış ve ölümü Endülüs'teki serbest düşünce hayatının gurubunu işaret etmiştir.



Edebiyatta İbn Rüşt

Orta Çağ'ın Avrupalı skolastiklerinin kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü, Dante İbn Rüşt'ü İlahi Komedya'da diğer büyük pagan filozoflarla beraber, "iltifatın üne borçlu olunduğu" Limbo'da tasvir etmiştir.

İbn Rüşt, Jorge Luis Borges'in "İbn Rüşt'ün Arayışı" isimli hikayesinde trajedi ve komedi kelimelerinin anlamlarını ararken resmedilir.

Amasyalı Strabon Kimdir?


Strabon(Yunanca: Στράβων; MÖ 64 - MS 24), Roma Cumhuriyeti döneminde yaşamış Yunanlı tarihçi, coğrafyacı ve filozoftur. Yaşadığı dönemde bilinen yerlere yapılan göçlere ve hangi milletlerin yerleşmeler yaptığı üzerine gerçekleştirdiği çalışmalar ile ün kazanmıştır. Roma aristokratlarıyla kan bağı olduğu düşünülmektedir. Bugünkü Amasya ili sınırları içinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Dünyanın ilk Coğrafyacısıdır.
Antik Dünya hakkındaki coğrafya kitabı ile tanınmıştır. Amasya'da doğdu ve Amasya’da öldü. Klasik Yunan eğitimi gördü. Aristodemos’tan hitabet dersleri aldı. MÖ 44’te öğrenimini sürdürmek amacıyla Roma’ya gitti. Başlangıçta Aristotelesçi görüşleri savunduysa da, sonraları Augustus’un öğretmenlerinden olan Athenodoros’un etkisinde kalarak Stoa okulunun görüşlerini benimsedi. İÖ 31’e değin Roma’da kaldı. MÖ 29’da Yunanistan’ı gezdi. İÖ 28’de Mısır’a gitti. Roma İmparatorluğu'nun büyük bir bölümünü dolaşmıştır. Roma ve İskenderiye’de uzun süre kaldı.
Olgunluk çağında "Historika Hypomnemata" (Tarihi Hatıralar) adlı bir yapıt (bugün kayıptır) yazdı. Bu yapıt, 43 cilttir ve Polybios tarihinin bir devamıdır, Korinthos ve Kartaca’nın (MÖ 146) yıkılışından Sezar’ın ölümüne ya da Aktium Savaşı'na dek süren dönemi kapsar. Yalnız 19 parçası ele geçmiştir. "Geographumena veya Gedgraphika" (Coğrafya) adlı yapıtının büyük bölümü günümüze kadar gelmiştir. 17 cilttir. Yazar bu yapıtını Yunan ve Roma dünyasının kültürlü kişileri için yazmıştır. En geniş seçmeci düşüncelere yer veren yapıt, Eratosthenes, Hipparkhos’tan ve Epheros, Polybios ve Poseidonios adlı tarihçilerden esinlenmişti. Strabon’un coğrafyası tarihsel bir özellik taşımakla birlikte, insanın, kavimlerin ve imparatorlukların fizik dünya ile olan ilişkilerini de belirtir. Bu özelliğiyle Ptelemaios’un "Geographike Aphegesis" adlı coğrafyasından üstündür.

16 Ekim 2009 Cuma

Oliver Cromwell kimdir?


İngiliz tarihinin en önemli adlarından biri olan Oli­ver Cromwell, İç Savaş'ta Kral I. Charles'a karşı ayaklanan parlamento yanlılarının önderlerindendi. Kralın idam edilmesinden sonra ülkenin en yetkili yöneti­cisi oldu.
Cromwell Huntingdon'da doğdu ve Cambridge Üniversitesi'nde okudu. Bir süre dayı­sından miras kalan toprakları yönetti. 1628'de Huntingdon'dan, 1640'ta da Cambridge'den parlamento üyeliğine seçildi. Dine bağlı olan Cromwell koyu bir Püriten'di. Tanrının, isteklerini yeryüzünde ye­rine getirmek için kendisini seçtiğine, bu nedenle var gücüyle bunları gerçekleştirmek için çalışması gerektiğine inanıyordu. Öteki Püritenler gibi kilise ve parlamentoda reform yapılması görüşünü destekledi.
1642'de İngiliz İç Savaşı çıkınca bir asker olarak yetişmemiş olmasına karşın, Cromwell İngiltere'nin doğusundaki kontluklarda parla­mentoyu savunmak için savaşacak süvari bir­likleri kurdu. 1644'te, kralın yeğeni Prens Rupert'in bozguna uğratıldığı Marston Moor Savaşı'na korgeneral olarak katıldı ve yete­nekli bir askeri önder olduğunu gösterdi. Sonraki yıl kralın kuvvetleri Naseby'de yenil­diğinde, tüm parlamento ordularının komu­tan yardımcısı Cromwell'di. Parlamentonun kurulmasını kararlaştırdığı "Yeni Model Or­du"yu örgütlemeyi üstlenen Cromwell, asker­lerin erdemli, dürüst, dindar olmaları ve uğruna savaştıkları davaya inanmaları gerek­tiğini savunuyordu. Savaşın son çarpışmasın­da İskoçlar'ı Preston'da bozguna uğratan orduya komuta eden Cromwell, bundan bir­kaç ay sonra I. Charles'ı yargılayan Yüksek Adalet Divanı'nın 135 üyesi arasında yer aldı ve kendini savunmayı reddeden kralın ölüm kararını imzaladı.
Cromwell cumhuriyetin ilanından sonra kurulan Devlet Konseyi'nin ilk başkanı oldu. Cumhuriyetin ilk yılları İrlanda ve İskoçya' daki kral yanlılarıyla savaşarak geçti. Nisan 1649'dan başlayarak bir yıl boyunca başko­mutan olarak İrlanda'da bulunan Cromwell bu süre içinde İrlandalılar'ı boyun eğmeye zorladı. Drogheda ve Wexford kentlerini savunan İrlandalı askerlerin tümünü, teslim olmalarına karşın öldürttü. 1650 Eylül'ünde İskoçlar Dunbar Savaşı'nda bozguna uğradı­lar, ama İç Savaş ancak sonraki yılın eylül ayında, krallık ordusunun VVorcester'da ye­nilgiye uğratılmasıyla kesin olarak son buldu.
Cromwell yaşamının geri kalan bölümün­de, tasarladığı toplumsal reformları barış için­de gerçekleştirmeyi umuyordu. Ne var ki, parlamentoya güvenmiyor, ilk kez kralsız yönetilen İngiltere'de yeni siyasal çözümler arıyordu. 1653'te parlamentoyu dağıttı. Ken­disine danışmanlık yapacak bir meclis atadı, ama bu meclisle de anlaşmazlığa düştü ve ölümüne kadar beş yıl süreyle ülkeyi tek başına yönetti. Dış ilişkileri ustalıkla ele aldı. İngiliz ordusunu ve donanmasını geliştirdi. Onun döneminde İngiliz donanması Hollan­da ve İspanya donanmaları karşısında üstün­lük elde etti.
Cromwel'in kişiliğine ilişkin farklı görüşler olmasına karşın, başarılı bir kumandan ve üstün yetenekli bir yönetici olduğunda birleşilir. Yalnızca Katolik Kilisesi'nin görüşlerini yasakladı. Yahudiler'in 200 yıllık bir yasakla­madan sonra İngiltere'ye geri dönmesine ise izin verdi.


3 Eylül 1658 günü ölen Cromwell Westminster Abbey'e gömüldü. Kral II. Charles tahta çıktıktan sonra, I. Charles'ın idamının yıldönümü olan 30 Ocak 1661'de, Cromwell' in mezardan çıkarılan cesedi suçluların idam edildiği Tyburn'de darağacına asıldı.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Avrupa nedir?

Bu değerlendirme yazısına ansiklopedideki sayfalarda anlatılan “Avrupa” kavramını okumadan önce “Avrupa neresidir” başlığı ile başlayacağımı düşünmüştüm. Öğrenmek, fark etmek ve bir fikre varmak bu olsa gerek. Zira coğrafi ve teknik bilgiler beklerken (ki buna bizi üniversite öncesi eğitim sisteminin yarattığı alışkanlığın sevk ettirdiğini düşünüyorum) bambaşka bir anlatımla sembolleşmiş bir kavramın içine daldım. Peki nedir Avrupa; bugüne kadar söylenen batılılaşma ve modernleşme söylemlerinin hedef-merkezi, bu en tepe noktaya, “ulaşılmak istenen” durumuna nasıl gelmiştir ve ulaşılması mümkün müdür? Yoksa ulaşma çabaları salt taklitten mi ibaret kalacaktır?

Coğrafi bir terimden çok sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir simge durumunda olan Avrupa, kıtasal olarak Asya’nın bir yarımada uzantısından başka bir şey değildir. Antik yunan döneminde “sunset” deniyor oluşu bize göstermektedir ki şimdinin medeniyet zirvesi kabul edilen Avrupa, ilk ve orta çağ dönemlerinde “güneşin battığı taraf” olmaktan ötede bir anlam ifade etmiyordu. Kültürel olarak Avrupa, Akdeniz toplumlarının çok çok gerisindeydi. Antik yunan dönemi okumalarında sıkça rastladığımız barbar kelimesinin anlamı, söz konusu dönemde bize grek uygarlığının “tek” oluşu ve hem batısı hem doğusunun (ki söz konusu Avrupa olduğundan bizi batısı ilgilendiriyor) henüz çağ altı bir hayat yaşadığını ispatlıyor.

Ansiklopedideki bilgi genel olarak kronolojik ilerlese de arada bazı istisna geçişler oluyor. Bunlardan bir tanesi aydınlanma öncesi dönemi anlatırken bir anda bugüne dönüp şu anda Avrupa insanın oldukça yetenekli ve başlatan, öncülük edici (high skilled and initiative) kimliğini vurguluyor. Belki de bunu “ne idi-ne oldu” kıyasını daha rahat fark ettirebilmek için en baştan, özellikle vurguluyor ki anlatılan kavramın evrimleşme sürecindeki başlangıç ve sonuç anlaşılsın. İşte bu nedenle bu süreç öncesi “karanlık çağ” olarak adlandırılıyor, kilise otoritesinin ve skolastik düşüncenin hüküm sürdüğü “aklın toprak altındaki dönemi”. Zaten Britannica da süreci tam bu noktadan başlatıyor. “Değişimin başlangıç tarihini 1789 olarak alsak da, Fransız devriminin de kendi içinde başlangıç tarihleri ve fikirleri vardır” derken vurgu yaptığı şey de aydınlanma dönemidir. Aklın uyanışı, dinsel dogmaların yerini bilimsel bilginin almaya başlaması işte aydınlanmanın getirisi olan sofistike kültüre gidişin, ve tüm bu sürecin sonunda yaşanan tarihsel bir milad olarak Fransız Devrimi.

Fransız devrimi değişimin başlangıcı, her şeyi değiştiren bir faktördür ama özünde tek bir şeyi değiştirmiştir: üretim ilişkileri. İşte bu değişim, sanayileşmeyi, kentleşmeyi, bireyselliği ve modernite dediğimizde akla gelen tüm diğer “yeni”lerin nedenidir. İşbu değişimin doğduğu yerler, yani fikrin gerçekleşme sürecini kendi iç dinamikleriyle başlatmış, uygulamış ve devam ettiren yerler “batı” yahut “Avrupa” olarak adlandırılmakta. Davranışsalcıların uyguladığı yöntemle de konuyu ele alıp istatistiksel bir bakış açısıyla yazıdaki “çok tekrar edilen” kelimelere odaklandığımda “Fransa” ve “İngiltere” kelimesi başı çekmekte. Magna Carta ve sanayi devriminin toprakları ile Fransız devriminin toprakları Avrupa’nın merkezi konumunu doğal bir süreç sonunda edinmiştir. Tam da bu noktada geriye kısa bir dönüş yaparsam yazımın başında eksik kalan bir yanı tamamlamak için bir fırsat bulmuş olurum. Britannica bugünkü Türk topraklarını, ya da aynı bağlamda Rus topraklarını “Avrupa” olarak tanımlamıyor. Hatta diyor ki eğer onları (bahsettiğimiz toparakları) biraz zorlama da olsa teritoryal anlamda Avrupalı sayarsak, bölge sınırlarını Ural Dağları’ na ve Hazar Denizi’ ne kadar uzatmamız gerekir . Ki batı zihniyeti coğrafi konum haricinde siyasi ve kültürel olarak da ne Rusları ne de Türkleri kendinden görmüştür. Hatta yazının ilerleyen kısımlarında bir bölümde Avrupa’ ya başlıca 3 tane göç yolu olduğunu, bunların da Ural dağlarının güneyi ile Hazar Denizi arasında kalan koridor, Balkanlar ve İber Yarımadası olduğunu belirtiyor. Yani Balkanlar dahi Avrupa değil, Avrupa’nın girişi olarak görülmekte. Osmanlı Devleti ise tam tersi bir bakış açısıyla Rumeli’ ye geçişinden itibaren kendini Avrupa’da saymış, Balkanların fethi ile de Avrupa’ nın ortasına kadar geldiğini söylemiş, işte tam da bu nedenle Asya anakarası (Anadolu ve doğusundan bahsediyorum, yani Osmanlının hüküm sürdüğü Asya toprakları demek daha doğru olur) üzerinde yapılan Osmanlı mimarisi eserleri çok azken, balkan toprakları Osmanlı eserleriyle doldurulmuştur. Bu “batıya yönelim” cihad anlayışından öte “verimli topraklara” gitmek isteyişi ile açıklanabilir. Tam da bu noktada durduğumuzda ve iki tarafa baktığımızda bir “Avrupa kavramı kargaşası” yaşıyorum. Acaba Balkanlar aslında coğrafi olarak Avrupa’ nın içinde olsa da burada Avrupa zihniyetinin dışında kalan Osmanlı hükmettiği için mi britannica bu Balkanları dışlayan tasnifi yapmıştır? Bu soruyu sorduğumda kendi soruma verdiğim cevaplar ve açıklamalar sorumdaki şüpheyi kendi kendine çürütüyor; çünkü en başından da belirttiğim gibi Avrupa kavramı coğrafi bir terimden çok kültürel bir terimdir. İşte tam da bu nedenle Viyana kapıları geçilseydi bile Osmanlı asla batılı olamayacaktı çünkü Osmanlı tebaasında“aklın toprağın altındaki uykusu” fetih hareketiyle uyanıp aydınlanma düşüncesini doğurmayacaktı.

Bir sonraki yüzyılın “ideolojiler çağı” olarak anılmasının esas nedeni de bu rasyonelleşme eğilimidir. Ve tam da bu nedenledir ki batılılık kavramı ve modernite ancak doğduğu toplumlara özgüdür. Batı dışı toplumların ise bu noktadan sonra yaptıkları şey “modernleşme” dir. Yani modernitenin çağ atlattığı toplumlara ayak uydurma kaygısı. Bu ise içsel dinamiklerle değil tepeden inme yapılarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti içsel hareketlenmeler, giyotin ve aristokrasinin tavsiyesiyle değil Osmanlı İmparatorluğunun çağının tükenmesi, Dünya Savaşı’nın etkisi ve tam da bu noktada –ki en büyük şansıdır- mevcut dengeleri ve dünya siyasetini çok iyi analiz eden ve “modernleşme” nin, “çağdaş uygarlıklar seviyesine” çıkmanın vurgusunu yapan karizmatik otoriter bir liderin önderliği faktörleri ile kurulmuştur. Modernitenin kurumlarını “modernleşme” adına bir bir kopyalayarak ve zorla oturtmuştur. Öyle ki bu kurumları ve zihniyeti bu topraklara uygulamak, özetiyle “batılılaşmak” için yapılan değişimler taklitten daha fazlası değildir (burada takliti olumsuz bir kavram olarak kullanmadığımı özellikle vurgulamak isterim). Tüm bu cümleler de bize “modernite” ve “modernleşme” nin farkını açıklar. Bunun sonucunda da “Avrupa”nın ne olduğuna ulaşırız.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Rus Coğrafyasında Tarih ve Siyaset

1 ödev
1 final (3 soru, 1 hafta süre)

Araştırma konusu belirle.

6-7 haftalık dersten sonra araştırma sunumları başlayacak.

Hoca pzt-çarş-perş okulda... salı günü iktisatta.

Siyaset Biliminin Temel Sorunları

Avrupa üzerine hazırlanan ödevi teslim ettim fakat hoca bir hafta daha süre verdi herkese. Ders sözkonusu makaleyi inceleyerek ve avrupa nosyonu üzerinde Delanty'nin kitabına da atıfta bulunarak geçti. Avrupa siyasal bir kurgudur, işin odak noktasıydı. Derste oldukça detaylı bir not tuttum.

Küreselleşme ve Siyaset

sevgiucan@gmail.com

0536 955 75 72

Kadın sorunları ve kadın hareketleri üzerine de çalışıyor.

Kitap: Global transformations reader

ÖDEV KONUSUNU BELİRLE VE GELECEK HAFTAYA BİR TASLAK PLAN İLE TESLİM ET.

Ders: 10-12 arasında olacak.

Dipnot tekniklerini kullanarak ödev hazırlanacak.

Sunum yapılacak. Sunum yapacaklar "paper" ile gelecek. Diğer herkes de makaleyi okuyup gelmek zorunda.

İLK ÖDEV GLOBALIZATION (MODELSKİ) MAKALESİ.