Bu Blogda Ara
15 Ocak 2010 Cuma
Doğrudan Amerikan Etkisinin Miladı: Robert Koleji
Türkiye’ de Amerikanlaşma dendiğine akla ilk gelen küreselleşme sürecinde Amerikan hayat tarzının tüm dünyaya olduğu gibi bu topraklara da yerleşmesidir. Yüzeysel bir benzetmeyle elinde coca-cola ve hamburger ile Hollywood yapımı bir film izlemek için sinemaya ayağında Nike ayakkabılarla gitmek şekilsel olarak Amerikanlaşmanın örneği olabilir. Peki ya bunun ötesinde? Tüm ülkelerin bu şekilde, aynı hayat tarzının dayatılması sürecinden geçtiğinden yola çıkarak bir zamanların meşhur deyimiyle “küçük Amerika” oluşumuz, yani bizdeki Amerikan etkisinin diğer ülkelere göre farklılığı ve biricikliği ne ile açıklanabilir? Türkiye’de doğrudan Amerikan etkisi ne zaman başlamıştır? Bunun cevabını aramak için 19.yüzyıla, Türk modernleşmesinin ve kültürel dönüşümün en kritik evresine gitmek ve bu etkiyi kültürel enjeksiyonun kurumsal ilk yapısı olan; Amerika Birleşik Devletleri toprakları dışında kurulan ilk Amerikan koleji, Robert Koleji’ni milat alarak açıklamak gerek. Bu analizi ise bizzat Kolejin ve ABD’nin Türkiye misyonlarıyla ilgili unsurlarının kendi kaynakları ve açıklamalarıyla yapmak daha sağlıklı olacak ve çalışmam, havanda su dövmekle eş değer olan misyonerliğin lanetlenmesinden farklı bir konuma geçecektir.
On dokuzuncu yüzyıl, batılı devletlerin modernite sonrası edindiği güç karşısında görece geride kalan ve bu geride kalışı somut olarak en fazla askeri ve siyasi alanda yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun en kökten değişimleri en şiddetli ve en çabuk şekilde yaşadığı dönemdir. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanı; askeri alanda yapılan revizyonun ötesine geçişin ve topyekün bir zihniyet değişiminin mihenk taşları olmuştu. Hangi sebepten olursa olsun –ister içten gelen bir modernleşme isteği, ister dış baskıların bir dayatması, isterse her ikisinin mantıksal çerçevedeki bir kombinasyonu- bu dönüşüm, kendinden daha ileride gördüğü devletlerin siyasal, ekonomik ve kültürel kodlarının kopyalanması dahilinde olmuştur.
Bu batıya entegre olma sürecinde işin en önemli sahası “eğitim” olduğundan İmparatorluk, hem kendi unsurlarını batıya gönderip oranın değerlerini ve mekanizmanın işleyişini öğrenmeye çalışıyor hem de yapılan hukuksal düzenlemelerin hazırladığı alt yapı sayesinde dışarıdan gelen unsurları kendi topraklarına çekiyordu. İmparatorluğun kapılarının batılı misyoner eğitimcilere açılması, Hıristiyan propaganda göreviyle gelen bu kişilerin toplumda etki yaratarak din değiştirmelere sebebiyet vermesinin ötesinde her yabancı güç, bu birimleri sayesinde kendine bir yaşam alanı ve nüfus gücü elde ediyordu.
İmparatorluk topraklarındaki bu nüfus savaşında farklı bölgelerdeki küçük ve ilahiyat çizgisinde faaliyet sürdüren yapılanmaların arasından öyle bir kurum çıkacaktır ki hem zihniyet, hem faaliyet hem de kuruluş süreci ve devletten aldığı imtiyazlar bakımından ilk olacak, ve bir buçuk yüzyıl sonra yine aynı yerde, aynı kudreti ve etkisiyle faaliyetlerine devam ediyor olacaktır. Bahsettiğimiz okul Amerikan misyonunun bütün varlığıyla kurup geliştirdiği temel eseri olan, esas okulu Robert Kolejidir.
Hayatını kafirleri dine döndürmeye adamış, aileden gelen katı bir dinsel altyapısını ülkesinin dış görevlerinde kullanacağı elemanların yetiştirildiği kilise kontrolündeki simsarlar birliğinde aldığı eğitimle birleştirip 1830 da deniz aşırı göreve gitmesi gereken Cyrus Hamlin’in görev yeri İstanbul’du. Bu zat ileride Robert Koleji’nin kurucusu olacaktır ve işe 4 Kasım 1840 ta iki öğrenciyle açtığı Bebek İlahiyat okulu ile başlar. İlk yirmi yıl içerisinde Hamlin bir “rüştünü ispat” süreci geçirir, Kırım Savaşında İngiliz birliklerine ekmek sağlayan bir fırın işletir, Osmanlı’nın alev alev yanan bölgesi Balkanlar’a 1957 yılında gidip sondaj çalışmalarında bulunur ve sermaye işini halletmesi, üzerinde kurulacak arsanın belirlenip satın alınması, inşaat izninin verilmesi ile birlikte aslında 1863 te eğitime başlayan Robert Koleji 4 Temmuz 1869 da hem tarih hem de katılımcılarının profili açısından hangi unsurlardan oluştuğu ve açıkça kime hizmet ettiği anlaşılan bir görüntü ile açılışını yapar.
Peki koleji bir milad yapan fark nedir? Kuruluş aşamasında Mr.Robert ve Hamlin kolejin bir Hıristiyan okulu olmasını, ancak herhangi bir mezhebe bağlılık yerine seküler bir görünüm arz etmesini isterler. Onlara göre bir misyonerin “yabancı” olması hitap ettikleri insanlarda çekince yaratıyordu. Çünkü bir misyoner ilk ve en önemli iş olarak kendisini dinleyecek insanlar bulmalıydı. Bu insanları bulma konusunda kurucular, Gustav Warneck’in şu felsefesini savunmaktaydılar: “Tek tasarlanabilir yol, her millete kendi adamlarının, Rumlara Rumların, Ermenilere Ermenilerin, Kıptilere Kıptilerin, Nasturilere Nasturilerin incili nakletmesidir”. İşte bu nedenden ötürüdür ki hangi hedef doğrultusunda olursa olsun, kolej hep “liderler” yetiştirmeyi amaçlamıştır. Başvurduğum kaynaklardan birinde Bulgaristan ülküsünü gerçekleştirmek için kurulan Robert Koleji betimlemesi her ne kadar biraz abartılı gelse de Kolejin ilk ciddi misyonu Bulgar isyanı konusunda olmuştur. Önceki bölümde de belirttiğim gibi Hamlin 1857’de Balkanlar’a gidiyordu. 1863’te Kolej 4 öğrenci ile eğitime başlıyor 64’ten itibaren de Bulgar öğrencilere her yıl artan sayıda kontenjan ayrılıyor, ihtilalci fikirlerle yetişen gençler Balkan isyanlarının elebaşları oluyorlardı. Nitekim Robert Kolej’in ilk talebeleri arasında bulunan Bulgar ihtilalcisi Mateef, Bulgarca Mir Gazetesi’nin 20 Haziran 1936 tarih ve 10.774 numaralı sayısında şunları yazıyordu:
“Dr.Cyrus Hamlin Müslümanlık nereden İstanbul’a girmişse Hıristiyanlığın da oradan girmesi için Rumeli Hisarı’nın en yüksek kulesi üzerinde bir kolej açmak istiyordu”
Tam da bu noktada değinmek gerekir ki Kolej’in yapıldığı yer konusu da ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir. Kuruluş fikirlerinin filizlendiği dönemlerde Hamlin ortaya tüm Hıristiyanların hoşuna gidecek bir öneri sunuyor, Türklerin İstanbul’u fethetmek için yaptıkları boğazkesen hisarını yaptırdıklarına dikkati çekiyor, “biz de aynı yerden başlamalıyız” diyordu. Bu takıntı o kadar önemli boyuttaydı ki inşaat için kullanılan tuğlalar ve malzeme için bile hisarda kullanılan tuğla ve harcı tutturmaya çalışıyordu. Arsanın alımı ise ilk önce sahibi tarafından verilen red cevabına takılmıştı, bu iş için Birleşik Devletler sekreteri Mr.Brown’un görevlendirilmesi bu projenin ciddiyetinin bir örneği olduğu gibi muhatap olunan arsa sahibinin kimliği de bu durumda etkiliydi. Cevabın ve arsanın sahibi çok da yabancı bir isim değil, Paris sefirimiz ve modernleşme sürecinin kilit isimlerinden Ahmet Vefik Paşa’dır. Fakat Paşa birkaç yıl sonra yurda döndüğünde kişisel borçlarından mı yoksa devletin borçlarının yarattığı diplomatik baskıdan mıdır bilinmez arsayı çok daha düşük bir bedele satmaya razı olmuş ve bu durum Hamlin’in kendi deyişiyle “yüreğini hoplatan” bir karar olmuştur. Meryem Binti Toma (Hamlin’in eşi, ilginçtir o zaman yabancıların mülk edinmesi yasaktı ve her nasılsa bu bayan Türk tabiiyetine geçirilmiştir) adına satın alınan arsayı elde etmek ile iş henüz bitmemiştir. Paşa arsayı satmaya razı olsa da inşaat izni konusunda çekingen davranan Osmanlı devleti ise Girit isyanına yardıma geldiği yahut bunun gizli bir ultimatom olduğunu algıladığı ABD’li Deniz kuvvetleri komutanı Amiral Faragut’un İstanbul’a gelişi nedeniyle inşaata bir ferman ile izin verir. Ferman Mithat Paşa’nın Vezir-i Azam seçildiği sırada çıkarılır. Robert Koleji ABD toprakları dışında kurulan ilk Amerikan koleji olduğu gibi Osmanlı topraklarında kendi ülkesinin bayrağını dalgalandırmasına izin verilen ilk yabancı okuldur. Aslında arsanın satılması ve okulun kurulmasına tek muhalefet Osmanlı yönetiminin bizzat içinden gelen muhalefet değildir. Dış siyasetleri gereği buna karşı olan Fransa ve Rusya, Yahudi hahamı Abbe Bore, Roma Katolik Papazı ve Protestanlığın dışında diğer Hıristiyan mezhepleri mensupları da Robert Kolej’e karşıdırlar. Özellikle Fransa unsuru önemlidir çünkü modernleşmenin kültürel kısmı bu ülkedir: İmparatorluk Batı’yı Fransa’dan seyretmektedir. Fransa ise bu okulun kuruluşunu tehdit olarak algılar ve koleji Amerikan nüfuzunun merkezi olarak görür. Artık hegemonya kültürel alanda en çetin savaşını vermektedir. Bu nedenle güç dengesinin giderek Amerika lehine değişeceğini gören Fransa etki ve gücünü sürdürmek için modern anlamda bir ilk olan –ilk defa Müslüman ve gayrimüslim çocukların bir arada okuduğu- Galatasaray Lisesi’ni açar. Lisenin dili Fransızca olacaktır. Öğretim elemanları Fransa’dan karşılanacak, bütün giderleri ise imparatorluğa yüklenecektir. Böylece Fransa hem Amerikan etkisini dengeleyecek, hem de kültürel ve siyasi sömürgeciliğini sürdürecektir. Bunun faturasını da imparatorluk ödeyecektir.
Hem Bulgar isyanında oynadığı rol hem de kuruluş sürecindeki olaylar ile ilgili örnekler çoğaltılabilir. Fakat çalışmama son verirken iki şeye dikkati çekmek istiyorum. Birincisi kolej kolektif bir Amerikan projesi olarak filizlenmiştir. Christopher Robert, Hamlin ile tanışıp ideallerini birleştirdikten ve Amerika’ya geri döndükten sonra kurumu oluşturmak ve devam ettirmek için gerekli finans kaynaklarını temin etmek adına New York’ta İstanbul Robert Koleji derneğini kurar. Amaç vatansever ve Hıristiyan Amerikalılardan, bu deniz aşırı görevi gerçekleştirebilmek adına bağış toplamaktır. Tüm bu bağışların katkısı önemlidir fakat bizzat Robert’in yaptığı katkı kolejin varoluşunda belirleyici faktördür. Ayrıca ölünce de mirasının çok büyük bir kısmını koleje bırakmıştır. Tüm bu nedenlerden ötürü de önce farklı isimler üzerinde tartışılsa da Hamlin’in fikriyle okulun adı Robert Kolej olmuştur. Devlet yetkililerinin “bütün Amerikan unsurlarının toplamından daha fazla işi Robert Kolej’in tek başına yaptığını” dillendirmesi boşa değildir. Çünkü kurulduğu tarihten 1914 e kadar harcanan dolarların istatistiğine bakıldığında Robert koleji diğer tüm Amerikan orijinli ardıl kolej ve okulların toplamından daha fazla harcama yapmıştır (3.070.000 $). Ardıl diyorum çünkü kolejin kurulmasını takip eden yıllarda yine istanbul’da ve Anadolu’nun farklı köşelerinde Amerikan kolejleri açılmıştır (ör: Tarsus Robert Koleji Mersin 1876, Fırat Koleji Harput 1878, Anadolu Koleji Merzifon 1886). Hatta Robert Kolej’in ilahiyat kısmı daha sonra Merzifon’daki koleje nakledilmiştir.
Son olarak belirtmek istediğim şey ise yazımın içinde de bahsettiğim “açılış günü fotoğrafıdır”. Bu karedeki unsurları saydığımızda ve o açılışın görüntüsünü betimlediğimizde hem kolejin nasıl bir ciddi politik ve siyasi arka planı olduğunu hem de neden bir “ilk” ve “milad” olarak gördüğüm daha iyi anlaşılacak. Daha önce de belirttiğim gibi kolejin açılmasına izin veren irade, ona başka hiçbir ülkeye bahşedilmeyen bir başka hakkı, Amerikan bayrağını taşıma hakkı da veriyordu. Devletlerarası politikanın en jeo-stratejik yerinde, boğazı tepeden gören bir alanda dalgalanan Amerikan bayrağının altında, Amerikan bağımsızlık gününün yıldönümü olan 4 Temmuz 1869’da tertiplenen ihtişamlı temel atma töreninde ABD Kabinesinden Mr.Joy Morris taşı temele koyar ve ilginç konuşmasını “…bu eser deniz aşırı bir ülkenin vatandaşlarının yüce hürriyet anlayışlarının bir abidesi olarak kalacaktır…” diye tamamlar. Bundan sonra sırasıyla sekiz kişi daha konuşur: Amerikan yüksek mahkeme üyelerinden Sir Philip Francis, Birleşik Devletler Sekreteri J.P.Brown, İngiliz elçilik rahibi papaz C.B.Gribble, Yunan Philip Apostolides, Protestan Ermenilerin temsilcisi Hagop (agop) Efendi, Bulgar Petko Garbanoff (kolejin slav dilleri hocası, profesör ve Hamlin’in eski bir öğrencisidir), Ermeni Papaz Pastör Avadis ve nihayet Amerikan misyoner cemiyeti üyelerinden Dr.Pratt’ın kısa bir konuşmasından sonra tören, kilise adabına uygun olarak ilahiler okunup, duayla bitirlir. Açılışta bütün bunlar yetmiyormuş gibi, İmparatorluğun Washington büyük elçisi de yerini alır. Sadece bu tören bütün boyutlarıyla düşünülebilirse, bu ekibin ruh fotoğrafını tüm açıklığı ile ortaya sermek mümkündür. Nihai amaçları, neye ve kime hizmet ettikleri, kimler tarafından desteklendikleri ve yapmak istedikleri olağanca açıklığı ile idrak edilebilir ve Türk toprakları üzerinde doğrudan Amerikan etkisinin miladının Robert Kolej’in kuruluşu olduğu rahatça söylenebilir.
23 Kasım 2009 Pazartesi
Modernleşme mefhumu ve demokrasi paradoksu
Kavram ile ilgili çok sayıda tanımlama olmasına ve hatta bazı tanımlamalarda bu kavramın öyle bir cümleyle tanımlanamayacağı savına dayanarak bir makale yazılmasına rağmen kısaca açıklamak gerekirse, kelime anlamıyla modernleşme “modern olmayandan modern olana doğru gidiş sürecidir”. Öyleyse bir hedef söz konusudur. Modernlik dediğimiz bu hedef ise batıyla özdeşleşen, batıya ait bir kavram olup, ulaşılmaya çalışılan şeydir. Modernliğin batıdan doğmuş ve batıyı yükseltmiş olmasın çeşitli sebepleri olmakla birlikte bizim asıl üzerinde duracağımız şey Türk modernleşme sürecidir.
Evvela ilk ayırım şudur ki; Osmanlı, modernleşmeyi mutlak monarşik ve meşruti monarşik yönetim yapısı içinde uygularken Cumhuriyet, bu süreci bir “ulus-devlet” yapısında götürmektedir ve altını çizmek gerekir ulus-devletin bizatihi bir modernleşme getirisidir. Anlaşılacağı üzere bu süreç Osmanlıdan cumhuriyete uzanan bir bütündür ve Osmanlı’nın son dönem modernleşme çabaları ulus-devletin doğuşunun altyapısını hazırlamıştır.
Bu altyapının taşlarını incelerken en önemli olandan “Abdülhamit’in otokratik modernleşme deneyiminden” başlamak gerekir. “Neden batıdan geriye düştük” sorusunun kaybedilen savaşların ardından sorulmasından ötürü ilk modernleşme çabaları askeri alanda görülmekte, bunu Tanzimat-ıslahat fermanı gibi örneklerden da görüleceği üzere toplumsal-hukuksal alan izlemektedir. Fakat modernleşmenin asıl can alıcı ve içselleştirici tarafı ise eğitimde modernleşmedir. Eğitim modernleşmesinden kasıt, batı tarzı okulların kurulmasıdır ve özellikle hem Müslüman hem gayrimüslim çocukların aynı anda okuduğu ilk okul olan Mekteb-i Sultani bu konuda simgeleşen bir örnektir. Ayrıca dönemin en çağdaş, en ileri eğitim standartlarını sağlayan okulların “harbiye” ve “tıbbiye” mektepleri olması modernleşmenin pragmatik yönünü gözler önüne serer.
Abdülhamit istibdatı yahut modernleşmesi sürecine geri dönecek olursak bu eğitimde modernleşme fikri kendisi için bir bumerang etkisi yaratmıştır. Zira kendi politikalarının sonucunda batı tarzı eğitim alan ve bu eğitimin yarattığı akılcılık anlayışıyla ufkunu genişleten gençler dönüp, Abdülhamit’in sonunu getirmiştir. Benzer bir sonu cumhuriyet dönemi tek parti iktidarında da görmekteyiz. Savaş koşullarının ardından, topyekün bir sistem, bir rejim değişikliğinin ağırlı altında hızlı ve tepeden inme bir modernleşme sürecinin sancıları derin bir muhalefet yaratmış, bu muhalefet ise tek parti iktidarının sonunu hazırlamıştır. Burada kilit nokta şudur; cumhuriyet dönemi tek parti iktidarı, devrimlerle bir toplum mühendisliği projesine girişmiş, modernleşmenin hedefi olan bireyin ve aklın üstünlüğü, laiklik, demokrasi ve sanayileşmeyi gerçekleştirmeye çalışırken bunu otokratik şekilde yapması asıl sorunu oluşturmuştur. Zira Abdülhamit otokrasisi rejim gereği kısmen meşruluk kaynağı bulabilirken Cumhuriyet otokrasisi meşruiyet boşluğundan doğan bir köşeye sıkışmışlık, bir çelişki yaşamaktaydı. Öyle ya, demokratik bir cumhuriyette başka bir partinin varlığına izin verilmemesi neyle açıklanabilirdi? Benzer bir “demokrasi” çelişkisini Popper’ın demokrasi paradoksu kavramı bağlamında Demokrat Parti ve 60 darbesinde inceleyecek olursak, demokratik yollardan iktidara gelmiş bir partinin anti-demokratik bir tutumla her türlü muhalefeti baskı altına alması ve demokrasiyi ortadan kaldırma tehdidine karşılık ne yapmak gerekir sorusu sorulur. Yaşanan tarihte cevap askeri darbe olmuştur. Peki o zaman bir soru daha, demokratik yollardan iktidara gelerek demokratik rejimi ve cumhuriyet kazanımlarını yok etmeye çalışan bir iktidar mı daha demokrattır yoksa demokrasiyi korumak ve cumhuriyet kazanımlarını yaşatmak adına anti-demokratik bir eylemle silahlı olarak yönetime el koyma hareketi mi daha demokrattır? İşte bu soruya verilemeyecek cevap, bizi Popper’ın demokrasi paradoksu patikasına çıkarır.
Cumhuriyetçi misiniz demokrat mı?
Cumhuriyetin birincil erdeminin hafıza olmasına karşılık, demokrasinin gücü unutmada yatar. İnsanın insanı yaptığı yerde, doğan her çocuk 6000 yaşındadır. Eğer elinizde tarihten başka bir şey yoksa, geçmişten kendinizi ayırmanız, kendi kendinizi sakatlamanızdır. İnsanı yapan Tanrı olduğunda ise, Tanrı onu her doğuşunda yeniden yapar. O macerasına sıfırdan başlar. Cumhuriyette bundan dolayı en büyük değer kütüphaneye, demokraside ise televizyona verilir. Çünkü kütüphanelerin, kendilerine ibadet edilmesi kültürü belirleyen büyük ölülerin saygıdeğer mezarlıkları olmasına karşılık, televizyon zevkli bir biçimde zamanı öldürür. Cumhuriyet bir kütüphane gibi, yaşayanlardan çok ölülerden meydana gelir. Oysa demokraside, televizyonda olduğu gibi, yaşayanlara bilgi vermek hakkına sahip olanlar yalnızca yaşayanlardır. Her sistemin mahzurları vardır ve bunlar tartışma konusudur.
Eşitlik
Cumhuriyet, eşitlikçi (égalitariste) olmaksızın eşitliği sever. Çünkü kabiliyet ve çabaları göz önüne almaksızın koşullar ve ödülleri aynı seviyeye getirmeye çalışan adalet değildir, hınçtır. Söz konusu olan, bunları oranlamaktır -her zaman geçerli olan bir formülü olmayan ve daima zayıf olan çözümü adalet uğruna bitmez tükenmez mücadeleyi gerektiren ebedi problem.- Buna karşılık demokrasinin programında toplumsal eşitlik yoktur. Onda ekonomik eşitsizliklerin yaratmış olduğu problem ne kadar aşılmak istenirse o kadar çok ve o kadar yüksek sesle insanların özgürlüklerinden söz edilir. Eşitlik kavramından demokrat, sadece kanun önünde eşitliği anlamakla yetinebilir. Ancak cumhuriyetçi ona zorunlu olarak maddi şartların belli bir eşitliğini ekler. Ona göre bu olmaksızın yurttaşlık antlaşması sahte bir paylaşmadır. Her gün kaldırımlarda binlerce paryanın veya toplumdışı yoksulların ölmesi, Hindistan'ı gerçek bir demokrasi olmaktan alıkoymaz. New York'ta binlerce evsiz barksızın veya esrarkeşin kışın parklarda uyuması, fakirlerin ve zenginlerin aralarında hiçbir benzerlik olmayan kendi hastaneleri ve okullarının olması özgürlük heykelinin dünya çapındaki ve haklı şöhretine bir halel getirmez. Gelirler veya ücretler arasındaki oranın bire elli olduğu bir memlekette artık cumhuriyetten bahsedilemez; ama demokrasiden bahsedilebilir. Cumhuriyetçi ideal, belli bir oran duygusunu şart koşar. Tesadüfen halkın öğrenmiş olduğu büyük artistlerin veya günün güçlülerinin büyük gelirleri parasız bir demokratta ancak bir omuz silkmesine sebep olur. O bunu teşebbüs hürriyetine verilen basit bir fidye olarak yorumlar. Buna karşılık lüks yığınlarını veya imtiyazların artmasını kınamak, bir cumhuriyetçi için Isparta hayat tarzını veya çileciliği övmek değildir. Yoksulluk bir demokrasiyi üzer; ama bir cumhuriyeti sarsar. Birinci, maksimum bir dayanışma ve birkaç bağış ister. İkinci, minimum bir kardeşlik ve birçok kanun. Birincinin vakıflara havale ettiği şeyi, ikinci önce bakanlardan talep eder.
Bu iki duyarlılık, güven verici ideolojilere de çevrilebilir ve büyük atalarla birlikte şu tekrar edilebilir: Sosyalizm ve liberalizm sonuna kadar götürülmüş cumhuriyet ve demokrasidir. Yalnız son derece doğru olan bu karşıtlık, "globe" okuyucularına modası geçmiş görünecektir. Çünkü sosyalistlerin, yani "şu eski cumhuriyetçiler"in kendileri artık genç ve farklı bir grup olarak ortaya çıkmak istediklerinden, onlarda toplumsal eşitsizlikler teması "insan hakları" sloganının arkasına geçmektedir.
Bir cumhuriyetçi, insanı yurttaştan ayırmaktan kaçınacaktır. Çünkü bir insana politik haklarını veren, siteye ait olmadır. Bireyin artık bir yurttaş gibi değil, basit bir özel şahıs olarak ele alındığı andan itibaren, ufukta kölelik -ve hemen arkasından kanunların yokluğu demek olan keyfilik- kendini gösterir. Cumhuriyette özgürlük bireylere ancak kanunların gücüyle, yani devletle gelir. Demokratların sadece "insan hakları"ndan bahsetmeleri, buna karşılık cumhuriyetçilerin her zaman buna "yurttaşlık" haklarını eklemeleri hayret verici değildir. Bu onların gözünde bir şarttır, bir tamamlayıcı şey değil. Nasıl ki yine bir cumhuriyetçinin gözünde laiklik hoşgörünün şartı olup onun karşıtı değilse.
Ancak bu, özel hayatında ve çoğu kez, zamanın havasına boyun eğmeyen cumhuriyetçinin "bireyci", toplumsal olanın baskısına boyun eğen demokratın ise "toplumcu" olmasına engel değildir. Demokrasinin savunduğu bireycilik, o zaman, bireyleri olmayan bir dünyanın ruhu, koyunun tinsel çeşnisi olur. İstatistik, aydın kanaatten daha emin bir biçimde sıradan kanaati destekler ve yüceltir. Farklılığı yücelten, sıradan insanlar ve Ortodoksilerle alay eden, özgürlüğü "istediğini yapma" olarak tanımlayan farklılıkçılar bazen kendi aralarında birbirlerine, özgürlüğü iyi düşünmek ve gerekeni yapmak olarak tanımlayan ölçülü zihinlerden daha fazla benzerler. Rabelais'in "Theleme"si düşünüldüğü yerde değildir.
Bireyler arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmak, öyle bir dünya idealidir ki bu dünyada tartışmanın, tartışan hasımlara sonuçta aralarındaki sivri görüş farklılıklarını töprüleyerek bakış açılarını uzlaştırma imkanı verdiğinde faydalı olduğu söylenir -sanki demokrasi bize başkalarına karşı bu ödevi, yani onunla uyuşma ödevini empoze ediyormuş gibi.- Cumhuriyette ise aralarındaki görüş ayrılıklarını açıklığa kavuşturmak, hatta karşılıklı saygı içinde onları keskinleştirmek için, tartışmanın yararlı olduğu düşünülür. Cumhuriyetçinin parolası "uç görüşler beni ilgilendiriyor"dur. Demokratın ki ise "aşırı olan her şey, değersiz"dir. Cumhuriyetçinin hedefi, uygunsuz olanı kibarlıkla birleştirmektir. Her şeyden önce rahatsız edici (incommode) zihinlere ihtiyacı olan bu rejimin kendisinin rahatsız edici olduğu anlaşılmaktadır. Homo Republicanus & Homo Democraticus
Toplumsal mutabakatla (consensus) çalışan demokrasinin sıkıntısını gidermek için sık ve moda şeyler olarak vardır. Moda onun konformizmini renklendiren bir gölge ödevi görür. Aşırı mağrur ve yüce ruhlu Stendhal, cumhuriyetçinin en iyi örneğidir. Dostu Mérimée ise derin bir demokrat. Ve Hugo cumhuriyetçi, Sainte-Beuve demokrattır (Flaubert ne biri ne diğeridir.) Yoksulların dostu, demokrasinin açık savunucusu ve sonuna kadar toplumun çoğunluğunu arkasında bulmuş olan III. Napoléon'a hayır demek için biraz "senyör" olmak lazımdı. Azınlıkta kalan bir cumhuriyetçi öfkelenir, köpürür, azınlıkta kalan bir demokrat ise çöker, yok olur.
Bugün "kim, nedir"den daha revaçta bir grup oyunu olamaz. Joxe ve Chènement cumhuriyetçi mi? Lang ve Jospin demokrat mı? Chevènement Okul'a saygısını gösterdi. Fakat Joxe devlet okullarında başörtüsünü rahatça kabul etmektedir. Hiçbir şey basit değil. Mitterrand zor durumlarda cumhuriyetçi, işler yolunda gittiğinde ise demokrat görünüyor (tersinden daha iyi). O iki başlı Janus gibi. Bugün Elyée'de rahat günlerinin keyfini çıkarıyor. Michel Rocard demokrat bir tip. İktidar koridorlarında her tarafta cumhuriyetçiler gerilemiş durumdalar. Genel kural olarak cumhuriyetçi ekonomiden hoşlanmaz. Ekonomi de ondan hoşlanmaz. Maliye müfettişlerine gelince, onlar demokrasiye bayılırlar. İdeal olarak ekonominin peşinden koşmanın insanı çabucak idealin kendisinden ekonomi (fedakarlık) yapmaya götürdüğü bilinmektedir. Bunun tersine hesap yapmasını bilmemek de insanların alın terlerine önem vermektedir. Fazla ekonomicilik cumhuriyeti öldürür mü? Gereğinden az da öldürür. "Le Monde" uzun zaman "Cumhuriyetçi" bir gazete oldu. "Liberation" ise ta baştan beri "demokrat" bir gazetedir. 68 kuşağına bağlılığından ötürü bir tür doğuştan anti-cumhuriyetçi bir gazete.
Bundan uzun kış geceleri için eğlenceli bir küçük karakter tahmin etme oyunu çıkabilir. Tiplerin karşılıklı olarak birbirleri içine nüfuz edişi o kadar güçlüdür ki bir doğruyu ifade etme anında yanılgıya düşeceğinizden emin olabilirsiniz. Ama şunları gözlemenin cazibesine nasıl direnilebilir? Cumhuriyetçinin en iyi olduğu şey, yazı; demokratınki ise sözdür. Biri insanları (erkekler veya kadınlar) araya mesafe koyarak ayartır. O, soğuk biridir. Sadık, ancak bencil bir varlıktır. Diğeri sıcakkanlıdır, kendisiyle daha kolay ilişki kurabilir. Herkese ve hemen zevkli anlar sunabilir. İnsana yakındır; ancak havaidir. Topluluk önünde konuştuğunda cumhuriyetçi tumturaklı veya kırıcı görünür. Söylediği doğru olabilir; ama sahte görünür. Demokrat, neşeli ve esprilidir. Belki söylediği doğru değildir; ama öyle görünür. Demokrat için, eseri liste başı olan biri, tamamen kötü olamaz; tanınmamış bir yazar da gerçekten iyi olamaz. Cumhuriyetçi de 50 en iyi eser listesinde yer alan kitapları okuyabilir; ama aşağıdan yukarıya. Cumhuriyetçi kadın düşmanı mıdır? Demokrat da erkek düşmanı mıdır? Cinsel basmakalıplar kültürümüz için tehlikelidirler, kutuplar ise aydınlatıcı. O halde şöyle diyelim: "Homo Republicanus", erkek türünün kusurlarını taşır; buna karşılık "Homo Democraticus" kadın türünün meziyetlerine sahiptir. Cumhuriyetçi için özellikle geçip giden, gücü kemiren ve tahrip eden zaman önemlidir. Bunun sonucu iş sıkıntısı, gerginliktir. Bütün bunlar kendi kendine olduğu için cumhuriyetçi gerginleşir. Demokrat için ise önemli olan havanın nasıl olduğudur. Ona göre endişeye mahal yoktur, çünkü mevsimler birbirini izleyecek ve yağmurdan sonra güneş ortaya çıkacaktır. Çarşaftan sonra da blujin. Savaştan sonra barışma gelecektir. Demokrat savaşa o kadar az inanır ki ilk silah atışı ile birlikte barışa hazırlanır. Bu, bunalım döneminde tehlikelidir. Acaba akıllı kim, deli kim? Bunu nasıl bilebiliriz? Bu ikisini birleştirmek gerekir. Bu tehlikeleri azaltacaktır. Merak etmeyin; hayat bunu oyun oynar gibi kendi kendisine yapmaktadır.
Sistemlerdeki Kaymalar
Politik konuda güzelliklerin değerlendirilmesi hiç tavsiye edilmez. Anormallikler, korkunç şeyler üzerinde durulması tercih edilir. Bu, nedensiz değildir: Onların bize şeylerin temelini, aslını açığa vurdukları söylenir. Bir cumhuriyet patolojisi vardır. Geçen yüzyılda Hippolyte Taine, yani çağdaş solcularımızın en az okuyup, en çok zikrettikleri yazar, geometri zihniyetinin bozduğu, bir insan kavramı adına gerçek insanları küçümseyen, buz gibi acımasız Jakobin hakkında her şeyi söylemiştir. Bu "iğrenç teorisyen", "bu lise öğretmeni" canlı bir halk düşmanıdır. Onun geçişine bakın: Kuru, zayıf, şüphe dolu, gözlerinin derinliklerinde bir giyotinle dolaşır. Konuşmasına bakın: Her şeyi açıklar; ama hiçbir şeyi anlamaz. Bu tutucu karikatürde her şey yanlış değil. Gerçekten hasta bir cumhuriyetin varacağı yer kışla, hasta bir demokrasinin sonu genelevdir. Huzursuz, rahatsız cumhuriyetlerin yolunu otoriteci eğilimler, uysal demokrasilerin yolunu ise demagojik eğilimler gözler.
Sistemlerdeki kaymaları karşı karşıya koymak uygun olacaktır. Ama her modelin karşıtları burada sahte bir simetri olduğunu haykıracaklardır. Bugün cumhuriyetçi modelin eleştirisinin, hastalığından hareketle yapıldığı bir gerçektir. Böylece onda ilkelerin sağlamlığının davranışların katılığını, tutarlılık iradesinin baskıcı zihniyeti, mantığın dar düşünceliliği gizlediği ortaya konmak istenecektir. Suçlanan cumhuriyetçi ise yapılan iltifatı demokratın kendisine çevirmekte yarar görecektir. Beni mağrur mu buluyorsunuz? (Avrupa'nın bütün ağızlarında "Fransız" olanla en sık birleştirilen sıfat.) Ben de sizi pek mezhebi geniş buluyorum. Ben mi dogmatiğim, genç adam. Aynada kendinize baksanıza, sizden daha fazla her çiçeğe konan olabilir mi? Gevşekliğinizi gizlemek için yumuşaklığınızla (souplesse) övünüyorsunuz. Gerçekçi kim, siz mi? Herhalde çıkarcı, fırsatçı demek istiyorsunuz. Siz beni kavgacı ve yobaz mı görüyorsunuz? Ben de sizi kaypak ve fırdöndü buluyorum. Karşılıklı olarak yapılan bu iltifatlar her iki kampa saflarını sıkılaştırmak imkanını vermektedir. Bunun sayesinde her biri komşusunun çarpıtıcı aynasında kendisini güzel bulmaktadır. Patolojik örneklere dayanılarak yapılan tartışma, narsizmin klasik bir hilesidir.
Cumhuriyetin korkunç biçimlerinin bugün demokrasininkilerden bin defa daha fazla alaylara yol açması bir tesadüf değil. Alayların oranı, kuvvetlerin oranını ifade etmektedir. 1989'un Fransa Cumhuriyeti'nde, cumhuriyet azınlıkta kalmıştır. Bir demokrat için de azınlıkta bulunan daima çirkindir.
Regis DEBRAY
Çeviren: Prof. Dr. Ahmet Arslan
Pir Sultan Abdal'dan...
26 Ekim 2009 Pazartesi
Perikles'in Cenaze Söylevi
Sözlerime atalarımızdan başlayacağım; çünkü böyle bir fırsatta onları anarak saygı göstermemiz doğru ve güzeldir. Bu yurtta hep bir soydan gelenler oturmuşlar, onu her kuşak yavuzluğuyla kölelikten koruyarak kendinden sonra gelene bırakmış. Bu yüzden onlar övülmeyi hak etmişlerdir. Fakat asıl övülecek olanlar babalarımızdır; kendilerine bırakılanlara büyük zorluklarla kazandıklarını da ekleyerek bugünkü büyük egemenlik alanımızı bizim elimize verdiler. Devletin daha çok güçlenmesini bugün tam olgun yaşta bulunan bizler başardık, şehrimizi her şeyle donatarak onu hem savaşta, hem barışta bütün bütün kendine yeter kıldık. Bütün bu faydaları bize kazandıran savaş başarılarını, Helen yahut yabancı düşmanların saldırmasına karşı babalarımızın yahut kendimizin cesaretle yurdu nasıl koruduğumuzu uzun uzadıya anlatmayıp geçeceğim. Bunlar hepimizin çok iyi bildiğimiz şeylerdir. Ne gibi hedeflere doğru yürüyerek bu kadar yükseldiğimizi, hangi devlet ilkeleri, hangi düşünüş ve yaşayış biçimleri yüzünden arttığını gösterdikten sonra ölülerimizi öveceğim. Bunların bu yere ve bu zamana uyduğunu, işitilmelerinin yerli yabancı bütün bulunanlar için yararlı olacağını sanıyorum.
Başka ulusların yasalarına bakarak kurulmamış olan bir idare şeklimiz var; başkalarını taklit etmek şöyle dursun, biz kendimiz başkalarına örnek oluyoruz. İdare şeklimizin adı demokratia�dır. Bu ad ona bir kaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. Yasalarımız kişisel işlerde herkese aynı hakkı veriyor; devlet işlerinde herkesin alabileceği yer şu veya bu soydan oluşuna değil, gösterdiği yüksek yetenekle kazandığı üne göredir. Yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına da fakirliği, alçak bir sınıftan oluşu engel değildir. Devlet işlerinde çok serbest düşünüyoruz. Bu serbest düşünüşü günlük uğraşlarımızda da gösteriyor, birbirimizi tenkit için gözetlemiyoruz. Birisi bir kere gönlünün dilediği gibi işlemişse ona kızmadığımız gibi başkalarını cezalandırmayan, fakat can sıkan somurtkan bir yüz de takınmıyoruz. Özel yaşayışımızda hepimiz dilediğimizi işlediğimiz halde bütün yurttaşları ilgilendiren işlerde kötü bir şey yapmak korkusuyla çok sıkı davranıyor, baştakilerin, yasaların, bilhassa haksızlığa uğrayanları korumak için konulmuş olan, yazılı olmadıkları halde onları ayakları altına alanlara herkesin pek doğru ve yerinde bulduğu kötü bir ad kazandıran yasaların buyruklarından dışarı çıkmaktan çok çekiniyoruz.
Biz ruhumuzu yorgunluklardan dinlendirmek için de pek çok imkânlar bulduk. Bütün yıl birbirini kovalayan vakti belli idman bayramlarımız, kurban âyinlerimiz, çok güzel döşenmiş evlerimiz var; bunların her gün bize verdiği eğlence ve sevinç karşısında can sıkıntısı, keder tutunamıyor. Şehrimiz büyük bir merkez olduğundan her yandan her şeyi buraya çekiyoruz; biz yurdumuzun mallarından olduğu kadar yabancı ülkelerin yetiştirdiklerinden de kendimizinkiler gibi faydalanıyoruz.
Savaş işlerindeki tedbirlerimizin esaslarında da şu noktalarda düşmanlarımızdan ayrılıyoruz: şehrimizi herkes için açık tutuyoruz; düşmanlarımızdan biri gizlenilmemiş bir şeyi görür de faydalanır korkusuyla görmesine, öğrenmesine engel olmak için hiçbir yabancıyı hiç bir zaman şehrimizden kovmuş değiliz. Biz en büyük yardımı düşmanı şaşırtmak için yapılan hazırlıklar, tertiplerden değil, dövüşmeye karşı gönüllü ve hazır oluşumuzdan bekliyoruz. Gençlik eğitiminde onların hedefi ağır meşakkatli bir yaşayış ile daha çocuk iken bir erkek gibi olmaktır. Bize gelince rahat, başıboş yaşadığımız halde kendimizinkine denk düşman güçlerine karşı yürümekte onlardan hiç de geri kalmıyoruz, işte kanıtı: Lakedamonialılar yalnız başlarına değil, bütün birleşik güçleriyle topraklarımıza giriyorlar. Bizse başkalarına saldırarak bizim için yabancı bir toprakta, kendi yurtlarını koruyanlarla dövüşüp onları çok kere kolayca yeniyoruz. Bizim bütün savaş gücümüzle düşmanlarımızdan hiçbiri daha karşı karşıya kalmadı. Çünkü biz aynı zamanda bir yandan bir donanma hazır tutuyor, öte yandan kendi askerlerimizden bir takımını bir çok yerlere yollayıp dağıtıyoruz. Böyle olduğunu bildikleri halde Lakedamonialılar güçlerimizin bir takımı ile çarpışıp bizimkilerden bir kaçını yenerlerse bütün güçlerimizi kovaladıklarını söyleyerek övünüyorlar; yenilince de bütün ordumuz karşısında bozguna uğradıklarını anlatıyorlar. Zahmetlere, meşakkatlere dayanmaya çalışmıyor, kayıtsız, rahat yaşayarak düzen ve kurallardan daha çok ruhumuza, karakterimize uyarak savaşta yüksek cesaret göstermek istiyorsak, bunun bize ilerdeki zorluklar, meşakkatler için daha önceden zahmet çekip yorulmamak gibi bir faydası oluyor. Güçlüklerle karşılaşınca da durmadan dinlenmeden kendilerini sıkan, zorlayanlardan yüreklilikte daha geri kalmıyoruz.
Bu ve daha başka hususlarda Atina hayranlığa değer. İsrafa kaçmadan güzel şeyi, gevşeklik vermeyecek derecede bilgiyle uğraşmayı seviyoruz. Zenginliği gürültülü sözlerle öğünmek için değil, bir iş başarabilmek için bir fırsat biliyoruz. Atina�da bir kimse için fakirlikten kurtulmaya çalışmamak utandırıcıdır. Bizde aynı adamlar hem kendi işlerine hem de devlet işlerine bakarlar; bu, şu, öteki başka bir işle uğraştığı halde bütün yurttaşları ilgilendiren meselelerdeki bilgi ve anlayışları kıt değildir. Yalnız biz Atinalılar devlet işlerine karışmayanlara kendi işi gücü ile uğraşan ses siz bir yurttaş değil, hiç bir işe yaramayan biri gözüyle bakıyoruz. Sözlerin işler için zararlı olmadığını, yapılması gereken işlere girişmeden önce iyice bilmemenin çok kötü olduğunu sandığımızdan yapılacak şeyleri düşünüp taşındıktan sonra bir karara bağlıyoruz. Cesaretle bir işe atılmak, girişeceğimiz işi en ufak yerlerine kadar düşünmekte de başkalarından üstünüz. Öte yandan başkalarına anlayışsızlık delice bir cesaret, her şeyi enine boyuna düşünüp hesaplama ise korkaklık verir. Neyin hoş neyin zahmetli olduğunu iyice tanıdıkları halde tehlikeler karşısında yılarak geri çekilmeyenlerin çok sağlam ruhlu kimseler olduğuna inanmak pek doğru olur.
İyilik etmekten anladığımız da, birçoklarınınkinden büsbütün başkadır. İyilik görerek değil, iyilik ederek dost kazanıyoruz. İyilik edenin durumu daha sağlamdır. Çünkü yaptığı iyilik, iyilik ettiği kimseyi sevgi ile karşılığını yapmaya borçlu kılmaktadır. Yapacağı iyiliğin bir sevgi eseri değil, ödenen bir borç yerine geçeceğini bildiğinden teşekküre borçlu olan sallantıdadır. Yalnız biz sağlayacağımız yararı göz önünde tutarak değil, fikir ve ruh asilliğimizin bir kanıtı olarak hiç korkmadan başkalarına iyilik ediyoruz.
Kısaca söylersem, Atina şehri Helen dünyasının bir okuludur. Burada bana yaşam uğraşlarının bütün biçimlerinde, hem de incelikle birleşmiş büyük bir beceriklilikle herkes kendi kişiliğini, kendi vücudunu her şeye gücü yetecek bir duruma koyuyor gibi geliyor. Bunların yalnız bu an için söylenmiş gürültülü sözler değil, başarılan işlerle kanıtlanmış gerçekler olduğunu, devletimizin anlatmış olduğum niteliklerimizle kazanılan kudreti gösteriyor. Bugün ayakta duranlar arasında yalnız bizim devletimizin gücünün söylenildiğinden, anlatıldığından pek daha büyük olduğu deneme ile anlaşılıyor. Yalnız bizim devletimiz kendisine saldıran düşmanı böyle insanlara nasıl yeniliyorum diye öfkelendirmediği gibi, idaresi altına girmiş olanların da değersiz kimselerin ellerine düştüklerinden yanıp yakınmalarına sebep olmuyor. Gücümüzü birçok tanıtlarla, tanıklarla ortaya koyduğumuz için şimdi yaşamakta olanlar ve ileride yaşayacaklar bize karşı hayret ve takdir duyacaklar. Bizim ne Homeros�a, ne de başka bir övücüye ihtiyacımız var. Böylece bir övücü sözleriyle kısa bir zaman eğlendirir; fakat gerçek, onun olguları değerlendirişini yıkar atar. Biz bütün denizleri ve karaları yürekliliğimize yol vermeye zorladık; her yanda yenme yahut yenilmemizin hep duran anıtlarını kurduk. Onu ellerinden kaptırmamayı en yüksek bir düşünce ile ödev bilerek böyle bir şehir uğrunda bunlar dövüşüp can verdiler. Daha yaşayan bizlerden her birimizin onun uğrunda her şeyi göze almak isteyeceği tabiidir.
Şehrimizden biraz uzunca konuşmamın nedeni bizim savaşımızla bu söylediklerimizden hiçbiri kendilerinde bulunmayanların savaşmasının bir olmadığını göstermekti. Bunu yaparken ölülerimiz için söyleyeceğim övücü sözlerin temellerini kanıtlarla sağlamlaştırmış oldum. Övücü sözlerimin büyük bir kısmını söylemiş bulunuyorum. Çünkü şehri övmek için saydığım şeylerle onu süsleyen bu ölülerimizin ve onlar gibi yavuz erlerin güzel başarılarıdır. Bunlarınki gibi sözlerimizle işlerimiz birbirine denktir diyebilecek pek az Helen vardır. Bunların ölümü gibi bir ölümün bir erkeğin yavuzluğunun (ister bu yavuzluğu ilk defa olarak meydana çıkarsın, ister sonuncu bir kere daha sağlamca göstersin) en büyük kanıtı olduğu düşüncesindeyim. Bir kimse başka hususlarda kusur etmiş olsa da anayurdu korumak için savaşta gösterdiği yürekliliğe üstün bir yer ayırmak gerekir. Böyle bir kimse işlediği iyilikte önceki kötülüğünü temizleyerek yurda özel işleriyle verdiği zarardan daha çok faydası olmuş demektir. Bu ölülerimizin hiçbiri zenginliğinden ilerde de faydalanmayı her şeyden üstün tutarak yürekliliğini yitirmediği gibi, fakirse de kaçarsam belki ilerde zengin olurum umuduyla tehlikeden yakasını kurtarmaya çalışmadı. Düşmanları cezalandırmak dileği bütün bunlardan çok daha güçlü idi. Bunu yapmak için kendilerini tehlikeye atmayı çok şerefli bulduklarından her şeyi göze alarak düşmana haddini bildirmeye ve anlatmış olduğum faydaları elde etmeye karar verdiler. Geleceğin kendilerinden gizli tuttuğu başarıyı umuda bırakarak gözleri önünde olan şey için güçlerine güvenmeyi doğru buldular. Yurtlarını korurken ölmeyi, yerlerini bırakarak kaçıp canlarını kurtarmaktan daha şerefli saymakla korkak denilmenin utancından kaçındılar. Onlar üstlerine düşen ödeve canla başla katlandılar ve savaş talihinin birden işe karışması sonunda korku ile değil, en yüksek ün ve şerefle hayattan ayrıldılar.
Bunlar böyle yavuz davranmakla şehrimize yakışan erler olduklarını gösterdiler. Geri kalanlar savaşın kendileri için daha az tehlikeli olmasını dilemekle birlikte düşmanlara karşı hiç yılmayan bir yürekleri olmasını istemelidirler. Siz yurdu korumanın iyiliklerini söylenecek kuru sözlerden öğrenecek değilsiniz. Pek iyi bildiğiniz şeyler olduğu için birinin kalkıp bunları size uzun uzadıya anlatması gerekmez. Siz şehrin eşsiz gücünü her günkü olan bitenlerde görüyor, onu içten seviyorsunuz. Onun büyüklüğünü düşündükçe tehlike ne kadar korkunç olursa olsun üstlerine düşen ödevi iyice tanır tanımaz işe atılmak yürekliliğini gösteren, şeref duygusuyla davranan erlerin onu bu yüksekliğe ulaştırdıklarını, herhangi bir denemede, başarısızlığa uğradıkları zaman şehri hemen kendi cesaretlerinden mahrum bırakmayıp canla başla onu kurtarmaya çalışarak en büyük fedakârlıkta bulunduklarını hatırlıyorsunuz. Bütünlüğün kurtuluşu için canlarını feda etmekle bunların her biri kendisi için hiç ölmeyen bir ün, eşsiz bir mezar kazandı. Bu mezar onların içinde yattıkları yer değil, kahramanlıktan söz açıldıkça, yavuz başarılar görüldükçe, durmadan anılarak içinde saklanacakları yerdir. Yavuz insanların gömüldüğü yer bütün topraklardır. Onların adını yalnız yurtlarındaki mezar taşı yazıları bildirmez, yabancı illerde de yazısız anıları taş, tunç üzerinde değil her insanın gönlünde, düşüncesinde yaşar durur. Siz şimdi onlar gibi olmaya çalışın; özgürlüğün öz mutluluk, yürekli olmanın özgürlük demek olduğunu düşünerek savaşın tehlikelerinden yılmayın. Yoksulluk içinde yaşayan, kendileri için iyi bir yaşayışa kavuşmak ihtimali olmayan kimselerin, mutluluklarını yitirerek bahtsızlığa düşmek tehlikesine uğrayacak, ayakları kayıp düşünce eskisinden pek başka şartlar içinde yaşayacak olanlardan daha haklı olarak canlarını tehlikeye atabilecekleri doğru değildir. Şeref duygusu olan bir insan için korkak davranmadan doğacak alçalma, yüreklilikle yurdunun zaferini umarak döğüşürken duyulmadan gelen ölümden pek daha acıdır.
Bunun için ölülerimizin burada bulunan ana babalarına acıyacak değilim; onlara avutucu sözlerle cesaret vermeye çalışacağım. Sizler doğduğunuzdan beri talihin ne kadar çeşitli aksiliklerine uğradığınızı biliyorsunuz. Bahtlı olanlar burada yatanlar gibi şerefli bir ölüme, sizler gibi şerefli bir acıya kavuşanlar, yaşamlarında mutluluklarını nelere bağlamışlarsa onlar arasında ölenlerdir. Sizleri buna inandırmanın, acılarınızı unutturmanın güç olduğunu biliyorum. Başkalarının bahtlarını görerek önce sizi sevindirip gururlandıran mutluluğunuzu sık sık hatırlayacaksınız. Tatmadığı, denemediği iyi şeylerden yoksun kılınması değil, alıştığı yerin elinden alınması insana acı gelir.
Daha çocukları olacak yaşta bulunanlar yeniden çocuğa kavuşmak umuduyla kendilerini avutmalıdırlar. Bu çocuklar her ana babaya artık yaşamayanları unutturmakla kalmazlar, aynı zamanda onu ıssız kalmaktan kurtarmak, devamını sağlamak gibi çift bakımdan şehre faydalı olurlar. Çocuklarını yitirmek gibi aynı bir tehlikeyle karşı karşıya bulunmayanlar şehir için aynı doğru ve tarafsız öğütlerde bulunamazlar. Kocamış olmaları kendileri için böyle bir umuda yer bırakmayanlara gelince, sizler günlerinizin çoğunu bahtlı olarak geçirmiş olmanızı kâr bilmeli, geri kalan zamanın kısalığını düşünerek çocuklarınızın kazandıkları ünle acılarınızı yatıştırmalısınız. Çünkü ölmeyen yalnız ündür, ihtiyarlığa, bazılarının dedikleri gibi kazanç değil, sayılmak yakışır.
Artık hayatta olmayanı herkes över; ne kadar yavuzluk gösterirseniz gösterin, sizi bunlara denk tutmayacaklar, onlardan biraz aşağı olduğunuzu söyleyecekler. Hayatta olanlar rakiplerinin kıskançlığıyla çarpışırlar, kimseye engel olmayanın ise kıskanmadan iyiliği istenir, kendisine saygı gösterilir.
Dul kalan kadınlarımızın yürekpekliğini de kısaca anmam gerekirse, bütün diyeceklerimi bir kaç övücü söz içine sığdıracağım. Siz kadınlar için en büyük ün, yaradılışınızın çizdiği sınırlar içinde geride kalmamanız, iyi yahut kötü davranmanızdan dolayı adınızın erkekler arasında mümkün olduğu kadar az anılmasıdır.
Ben geleneğe uyarak, yakışık aldığını sandığım şeyleri söyledim. Ölülerimize karşı söylenmesi değil, yapılması gerekenlere gelince: bir yandan törenle gömerek onlara saygı gösterdik, bir yandan da şehir onların çocuklarına, masrafını yüklenerek yetişinceye kadar bakmayı üzerine alacak ve onların geride bıraktıkları çocuklarına böyle bir döğüş için gözle görülür, elle tutulur bir faydası olan bir zafer çelengi ayıracak. Yüreklilik ve yiğitlikler için ortaya büyük ödüller koyan bir şehrin yurttaşları da en yiğit erlerdir. Şimdi herkes kendine düşen yası bitirip evine dönsün
28 Eylül 2009 Pazartesi
Islahat Fermanı
1) Ülkede bulunan hıristiyan ve diğer gayri müslimlere, ecdadım tarafından daha önce verilen her türlü ayrıcalık ve bağışıklık aynen yürürlüktedir. Bunun için hıristiyan ve diğer gayri müslim toplumları özellikle Patrikhanelerde oluşturulacak meclislerce, fetihler babası İkinci Sultan Mehmet'in patrik ve piskoposlara lütfettikleri izinlerde dahil olmak üzere bu ayrıcalık (imtiyaz) ve bağışıklıklar (Muafiyet) yeniden gözden geçirilerek:
a) Patriklerin seçim usulleri, toplumların Bab-ı Ali ile anlaşmaları halinde tespit edilecek esaslar dahilinde yeniden yapılacak seçim sonunda Patriklik Beratı onaylanmak koşulu ile bu kişiler ömürboyu görevde kalabileceklerdir. b) Rahiplere her ne ad altında olursa olsun; hediye, bahşiş verilemez ve alamaz ve gelir getirebilecek kaynaklar oluşturulamaz. Bunların yerine Patriklere ve toplum başlarına belirli gelir tahsis edilir ve diğer ruhbanlara derecelerine ve gördükleri işin taşıdığı öneme göre hakkaniyete uygun maaş verilecektir. c) Hıristiyan ve sair gayri müslim toplumun taşınır ve taşınmaz mallar ile şehir kasaba ve nahiyelerde mevcud olup toplumlar tarafından görevlendirilmiş kişilerin veya topluluğun idarelerindeki binalar, okullar, hastaneler, mezarlık gibi yerler oldukları gibi korunacak, tamir ve ıslahlarına engel olunmayacak ve fakat yeniden yapılacaklar için yerel idarelerin onama ve onayı alınacaktır. 2) Her toplum, diğer toplum ile birlikte hareket etmemek koşulu ile ayinlerini serbestçe yapabilecektir. Gerekli tedbirler idarece alınacaktır.
3) Mezhep, dil, cinsiyet gibi hususlarda bir sınıfın diğer sınıf hakkında küçültücü söz, yazı, davranışlar ve namusa dokunacak her türlü tanım ve niteleme tamamen ve kesinlikle yasaktır.
4) Hiç kimse din değiştirme hususunda zorlanamaz.
5) Hangi din mezhep ve ulustan olursa olsun, kendi kabiliyet ve ehliyetlerine göre, yürürlükteki mevzuat dahilinde kamu hizmetlerine girmeleri serbesttir.
6) her toplum, ilgili bakanlığın gözetim ve denetiminde olmak koşulu ile; eğitim, zenaat ve sanayie dair okullar açabilirler. Buralarda görev alacak öğretmenler ve ders programı toplum ve idarece oluşturulacak karma bir meclis tarafından onaylanmak ve Ferman onama koşuluna bağlıdır.
7) Müslüman ile hıristiyan ve sair gayri müslim arasında veya hıristiyan ile diğer gayri müslimlerin birbirleri arasında ticaret ve cinayete dair uyuşmazlıkları karma mahkemelerde görülecektir.
Duruşmalar açıktır. Tanıklar kendi inanç ve mezheplerine uygun olarak yemin ederler.
Hukuk davaları eyalet ve illerde vali ve kadıların hazır bulundukları mahkemelerde hakimler tarafından şeriat ve yasalar hükümlerine göre görülecektir.
Hıristiyanlar ile gayri müslimler arasındaki veraset davalarının sahipleri istedikleri takdirde davalarının patrik veya ruhani meclislere gönderilmesini isteyebilirler.
Duruşmalar sür'atle tamamlanarak tutanaklar ülkede mevcut tercümanlara tercüme ettirilir. Davalar insan haklarına ve adalete uygun şekilde sonuçlandırılır.
Tutuklama ve göz altında bulundurma mümkün olduğunca kısa süreli olmalıdır.
Hapishanelerde işkence, eziyet ve cismani ceza uygulanması kesinlikle yasaktır. Aksine davrananlar veya emredenler cezalandırılırlar.
8) Vergilerde eşitlik esastır.
9) Hıristiyan ve diğer gayri müslimler de, müslümanlar gibi askerlik görevlerini yaparlar. Bedel veya para ödemek suretiyle kısa süreli askerlik yapılabilir. Bu gibilerin askerlik sınıflarının ve sınıflar içindeki görevlerinin tayin ve tespiti askeri makamlara aittir.
10) Eyalet ve il meclislerine, seçilme belirli usul ve esaslara göre yapılır. Toplumlar oranlarına göre temsil edilirler.
11) Alış-veriş ve mülk edinme konusundaki yasa ve tüzükler, bütün vatandaşlar hakkında eşitlik ilkesi içinde uygulanır.
12) Eyalet ve il meclislerine üyeler 1 Yıl için seçilirler.
13) Yasa ve tüzükler bütün vatandaşlar arasında eşitlikle uygulanır.
Tanzimat Fermanı
Herkesin bildiği gibi, devletimizde kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkansızlığı açık seçik ortadadır.
Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep ülkenin kalkınması, ahalimiz ve fakirlemizin refahı amacına yönelik oldu. Eğer, yüce devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri gözönünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Allah'ın yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.
Yüce Allah'ın yardımına ve Peygamberimiz hazretlerinin ruhaniyetine sığınarak, yüce devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.
Söz konusu yasaların başında can güvenliği; ırz, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki; Dünya'da can, ırz ve namustan daha kıymetli birşey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur.
Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve milletine ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olmadığı zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.
Vergi konusuna gelince: Bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür masraflara muhtaçtır. Bu, para ile olur. Para, tebaadan toplanacak vergiler ile oluştuğundan bunun en iyi şekilde toplanması gerekir.
Evvelce gelir sanılmış olan "yed'i vahit" belasından ülkemiz hamdolsun, kurtulmuşsa da yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı sonuç doğurmamış olan iltizam usülü hala sürüyor. Bu, ülkenin siyasi işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu adam iyi bir insan değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla birşey alınmaması gerekir. Yüce devletimizin karada ve denizdeki askeri masrafları ile öbür masrafları yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.
Askerlik de, yukarıda belirtildiği gibi, önemli konulardan biridir. Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat, bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzesizliğe; hem tarım, ticaret ve bayındırlık işerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığa; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her memleketten alınacak asker miktarı için uygun yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması mümkün olmaz. Bütün bunların dayanağı yukarıda açıklanan hususlardır.
Bu nedenle, bundan böyle suç işleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkca incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldırmayacaktır. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçıların o işle ilgileri bulunmayacağından, suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.
Yüce devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür milletler bu haklardan tam yararlanacaklardır.
Can, ırz, namus ve mal konularında, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince garanti verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-ı Adliye üyeleri gerektikçe artırılacaktır. Yüce devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini çekinmeden açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ait yasalar böyle hazırlanacaktır.
Askerlikle ilgili konular Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası'nda görüşülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için tasdik edilmek üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve milleti kalkındırmak amacı ile çıkarılacaklarından, bunlara tam uyacağımıza yemin ederiz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada yemin edecektir.
Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine ve hatır ve gönüle bakılmaksızın cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılcaktır.
Memurlara yeterli maaş bağlanmış olup, henüz bağlanmış olanlarınkiler de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.
Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yönetimin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul'daki tüm büyükelçilere resmen bildirilecektir.
Allah hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Allah'ın lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.
Türk Modernleşmesi - 28 Eylül Pazartesi
- Modernlik nedir? Modernite nedir?
- Batı modernliği. Türk modernleşmesi.
- Plato / Platon / Platonik aşk (idealar) cinsellik barındırmayan, tamamen zihinsel aşk.
- Eflatun (mor) platon un en sevdiği renk.
- Batı bütünün 3 önemli parçası "grek-romen-judocristian(yahudi-hristiyan)"
- Platon batı düşüncesinin en önemli insanıdır.
- Felsefe antik yunan filozoflarının yaşantısı ve düşüncelerine düşülen dipnotlardır.
- Platon-Devlet 7 kitaptaki mağara metaforu çok önemli.
- Kavramların icadı. İdeler. At idesi, masa idesi.
- Kavramlar sosyal bilimlerinin aletleridir.
- Parkinson "Siyasi düşüncenin evrimi" önerilen bir kitap.
- Siyasal ve sosyal çevreyi-ilişkileri insan yarattı. (sosyal bilimler) doğa bilimleri ise insanın tanrının yarattığına hükmetmesidir.
- Mustafa Reşit Paşa (hariciye nazırı), Tanzimat fermanını kendi iradesiyle hazırladı.
- Metternich - Avrupa konserti (uyumu) 1815-1914. Gerici ama savaşsız düzen. Diplomasinin bir numaralı adamlarından. Amaç imparatorlukları ayakta tutmak. Sorun fransız devriminin yarattığı yeni avrupa: Milliyetçilik.
- 1839-1871 tanzimat dönemi.
- Mısır valisi kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya rodos valiliği sözü veriliyor ama adanın elden çıkması, daha sonra valinin isyanına yol açıyor. Tek başına kendi ordusuyla osmanlı ordusunu yenip kütahyaya kadar geliyor. Osmanlı çaresizce batıdan yardıma muhtaç ve onların hoşuna gitmesi için de yani al gülüm ün karşılığı olan "ver gülüm" için Mustafa Reşit Paşa'nın fikriyle tanzimat fermanı hazırlanıyor. Hoca M.Reşit Paşa'ya Osmanlı'nın Metternich'i diyor.
- Tanzimat fermanı bir insan hakları metnidir.
- İtidat suçu: Müslüman bir Osmanlı'nın din değiştirmesi. Genelde şöyle olur, gayrimüslim biri şehadet getirip müslüman olur. Fakat daha sonra yeniden dinine dönmek ister. İşte bu durumda itidat suçu işlemiş olur. Cezası idamdır.
- Metternich, avrupanın en zayıf devletini diplomasi yoluyla en belirleyici konuma getiriyor.
- Bilimsel düşünce olayları mümkün olduğu kadar basitleştirerek anlatır.
- Modernitenin 4 sac ayağı
1- Bilimsel Düşünce
2- Tanrı merkezli dünyadan insan merkezli dünyaya (hümanizm)
3- Üretim şeklinin değişimi (cemaat yapısından cemiyet yapısına. informal-formal)
4- Demokrasinin (ve laikliğin) egemenliği.
- Bir diğer deyişle şu 4 devrim
1- Bilimsel
2- Kültürel
3- Ekonomik
4- Siyasal
- İngiltere ve Fransa modernliği icat eden 2 ülke.
- GELECEK DERS TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANI ÜZERİNDE TARTIŞACAĞIZ.