Bu Blogda Ara

15 Ocak 2010 Cuma

SPORUN KÜRESELLEŞMESİ



BASKETBOL ÖRNEĞİNDEN YOLA ÇIKARAK

SPORUN KÜRESELLEŞMESİ



Rekabetin olduğu her yerde “seyredenin” var olması doğal bir süreçtir. Yeryüzünde icat edilmiş ve icat edilecek olan tüm sporların da özünde rekabet, devamında seyirci kitlesi ve talep faktörü vardır. Modern olimpiyatların doğuşu ile başlatabileceğimiz küresel spor tarihi, yerel sporların yayılması ve talebin yüksek olduğu sporların küresel hakimiyeti ile sürdürülebilir. Bu çalışmada ise “basketbol” temelli bir anlatımla 21.yüzyıl toplumlarında talep edilen ile talebi belirleyen faktörler arasında gidip gelen bir analiz yapmaya uğraşacağım.


Olimpiyat Fikri ve Sporda Uluslararası Rekabet…

Antik şekli eski Yunan’da yapılan oyunların Fransız soylusu Baron de Coubertin tarafından modernize edilmiş hali ile 1896 dan beri dünya savaşları haricinde her 4 yılda bir yapılan modern olimpiyatlar, uluslar arasında gerçekleşen en önemli spor organizasyonu olma özelliğini bir yüzyıldan fazla süredir korumuştur.

Yaşadığı dönemde, Baron de Coubertin 1870-1871 yıllarında Almanya ve Fransa arasındaki savaşı “neden Fransa'nın kaybettiğini” araştırıyordu. Baron de Coubertin'in düşüncesine göre yenilginin sebebi Fransa'da gerçek anlamda fiziksel eğitimin verilmemesidir. Bunu sporla aşma düşüncesine girer. Ona göre gençlik sadece kapalı sınıflarda değil aynı zamanda, açık havada spor yaparak yetişmelidir. Baron, Fransa’da çağın gerisinde kalan eğitim ve spor kuruluşlarına yeni bir sistem getirmek istedi. Aynı zamanda ülkeleri spor ile daha yakınlaştırarak ve sporla yapılan rekabet ile savaşları önlemenin daha doğru yol olduğunu düşündü.

16 Haziran - 23 Haziran 1894 arasında Paris, Sorbonne Üniversitesi'nde düzenlenen bir kongrede bu düşüncelerini farklı ülkelerden dinleyicilere aktardı. Kongrenin son gününde ilk modern olimpiyat oyunlarının da antik oyunların doğum yeri olan Atina'da, 1896 yılında yapılmasına karar verildi. Oyunları organize etmek için Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) kuruldu. Komitenin ilk başkanı olarak Yunan Demetrius Vikelas seçildi.

Kongrede kabul edilen ilkeler şöyle sıralandı:

1. Olimpiyatlar, eskiden olduğu gibi, her dört yılda bir yapılacak.
2. Olimpiyatlar, Klasik Yunan'da olduğunun aksine, tüm dünya sporcularına açık olacak ve yarışma programı, günün sporlarını içerecek.
3. Yarışmalarda sadece büyükler yer alacak.
4. Amatörlük kuralları, kesinlikle uygulanacak.
5. Olimpiyat organizasyonu "gezici" olacak ve her olimpiyat başka bir ülkede yapılacak.

İlk oyunlar Atina'da 1896'da başarı ile tamamlandı. Toplam katılan sporcu sayısı 250'den az olmasına rağmen, oyunlar o tarihe kadar yapılan en çok katılımlı spor organizasyonu oldu. Ve ikinci oyunların düzenlenmesi için IOC, Paris'i tercih etti.

1896 yılında 15 ülkeden 245 sporcu ile başlayan oyunlar, 2000 yılına gelindiğinde Sidney'de 200'ü aşkın ülkeden 10.500 katılımcıya kadar çıktı. Yine Sidney'de 16.000 gazeteci ve televizyon muhabiri bu organizasyonu takip etti. Bu şekilde oyunlar dünyanın en büyük medya olaylarından biri durumuna geldi. Bugün oyunları 4 milyara aşkın kişinin televizyonlardan izleyebildiği bilinmektedir.

Bir toplumsal mühendislik projesi ile ortaya çıkmış olan bu organizasyonu ilk yıllarda düzenlemek yüksek maliyet ve sorumluluk açısından pesimist bir tavırda kabul edilirken yakın tarihte -20.yy sonu ve sonrası- şehirlerin bu organizasyonu alabilmek için birbirleriyle yarıştığını görmekteyiz. Bu durum basit bir şekilde değişen paradigmalar ve ekonomik mantık ile açıklayabiliriz. Gelişen teknoloji, yapılan mücadeleyi sadece o mücadelenin gerçekleştiği alan ile sınırlı olmaktan çıkarıp dünyanın her yerinden seyir için “ulaşılabilir” yahut daha çağa uygun bir tanımla “tüketilebilir” hale getirdiği için Olimpiyat = Milli gelir artışı yahut küresel reklam denklemi kurulmuştur. Sporun içerisindeki ticarileşme sadece gerçekleştirildiği alan, satılan biletlerden kazanılan para ve izleyenlerin yaptığı konaklama, yeme içme gibi harcamalarla sınırlı değildir. Çok farklı ve asıl üzerinde durulması gereken rekabet “sponsorluk” alanında yaşanmaktadır günümüzde. Yarışan takımlar yahut bireysel olarak sporcular görünürde ülkeleri yahut takımları adına mücadele ediyor görüntüsü verirken arka planda aslında yarışan bir bakıma da firmalardır. “Şampiyonların içeceği” sloganıyla yola çıkan bir içecek firmasının şampiyonlara teklif götürüp onlarla sponsorluk anlaşmaları imzalaması ve bu şampiyonların içeceği tükettikleri –yani firmanın reklamını yaptıkları- süre boyunca yeni şampiyonluklar elde etmeleri gerekmektedir. Olimpiyatlarda 8 altın madalya alan bir yüzücünün kullandığı mayo, bir hafta içinde hem 100 hem de 200 metre koşu yarışmasında iki ayrı dünya rekoru kıran bir atletin kullandığı ayakkabı, tıpkı onu kullanan sporcular kadar “şampiyon” olmuşlardır aslında. Bunun anlamı ise “daha fazla kar” daha fazla müşteri ve yapılan yeni reklam anlayışının başarısıdır.

Futbol asla sadece futbol değildir cümlesinin klişeliğinden sıyrılmış bir çalışma olmasına dikkat etmekle birlikte yine bu cümle kapsamında irdelenebilecek bir başka konuya değinmeden edemeyeceğim ki o da “milli maç” kavramıdır. Bilindiği üzere gerek Avrupa Futbol Şampiyonası gerekse Dünya Kupası maçları için çok farklı düzeylerde bir çok ülkenin ulusal takımı, küresel futbol arenasında boy göstermektedir. Bahsi geçen organizasyonların final bölümünün tüm maçları tıpkı olimpiyatlar gibi daha önce belirlenmiş bir ülkede yapılırken bu turnuvaya katılma hakkı kazanmak için yapılan “eleme grubu maçları” ise katılımcı ülkelerin kendi topraklarında yapılmaktadır. Bu açıdan olaya bakacak olursak Paris kentinde oynanan Fransa-İngiltere milli maçı “bir A devletinin (İngiltere) bir başka devletin –B devleti- (Fransa) egemenlik alanında, onun topraklarında, kendi ulusal çıkarları adına faaliyette bulunması” olarak tanımlanabilir ve bu noktada devreye uluslararası hukuk girmektedir. Bu açık tanım gereği böyle uluslararası bir durumun organizasyonu yahut bu organizasyon sırasında doğacak ihtilafların çözümü için ulusüstü bir kuruluşun varlığı elzemdir. İşte bahsettiğimiz bu ihtiyaçlardan doğan ve sözü edilen Avrupa ve Dünya şampiyonalarını organize eden kurumlar olan UEFA ve FIFA vücuda gelmiştir. İhtilaflar içinse her federasyonun kendi komiteleri olduğu gibi bu federasyonların da üzerinde olan CAS karşımıza çıkmaktadır.

Ulusal müsabakaların ekonomik boyutları ele alındığında ise yine futboldan yürümek gerekirse iki örnek çarpıcı ve aydınlatıcı olacaktır. İlki İngiltere ulusal futbol takımının ön eleme turlarında başarısız olup Almanya’da düzenlenecek 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasına katılamayacak olmasının yarattığı ekonomik kayıptır. Aslında turnuvanın kendisi için de bizzat kayıp olan İngiltere’nin olmayışı hemen bir teorik çerçevede “ekonomik” hesaplar üzerinden bir analize tabii tutulmuş, nereden bakılırsa 8 milyon poundluk bir kayıptan söz edilmiştir. Buradaki “kayıp” kelimesi bizi yanıltmasın. Bu beden “başarısız” olduğu için ülkenin cebinden çıkan bir para değil aksine başarılı olacağı varsayımıyla yapılan yatırımların bir hayal olarak elde kalmasıdır. “Futbolun beşiği” olarak adlandırılan bir ülkenin dünyanın en büyük ikinci futbol organizasyonunda olmayışı sadece ekonomik değil prestij açısından da zedeleyici olmuştur. Üstelik bu tipte turnuvalar genç oyuncuların kendini ispatladığı, tecrübelilerinde değerine değer kattığı ve “kendi piyasasını” oluşturduğu, daha açık bir tabirle bonservis bedelini ikiye üçe katladığı turnuvalardır. Futbol tarihi, ulusal takımında gösterdiği üstün performans ile dikkati çeken ve Avrupa’nın büyük kulüpleri tarafından milyon dolar ödenerek transfer edilen futbolcu örnekleriyle doludur.


Bir Örnek Olarak Basketbol ve Küreselleşme…


Bu noktaya kadar genel bir perspektif sunmaya çalıştığım spor ve küreselleşme ilişkisinde şimdi daha özel bir boyuta inerek detaylı bir süreç analizi ile bir sporun yayılışını ve bu yayılma sırasında içinde barındırdığı unsurları gözünüzün önüne sermeye çalışacağım. Bunu yaparken seçtiğim spor ise icat edildiği günden kısa bir süre sonra önce tüm ülkeye sonra da 1 yaşını doldurmadan sınır ötesine yayılan “en çabuk küreselleşen” spor olarak gördüğüm basketbol olacaktır.

İcat edildiği tarihten bir asır sonra Amerikan hegemonyası ile eşdeğer tutulan küreselleşme süreci ile müthiş paralellikler arz eden basketbol hakkında gelişim süreci analizine başlamadan evvel günümüzde “yayılma” ve “etki” dediğimiz şeyi örnekleyecek harika bir hikaye sunmak istiyorum:

“ Amerika’nın etkilerinin nereye kadar uzanmış olduğunu bir üniversite öğrencisi olan Max Perelman 1997’nin Ocak ayında Çin’in uzak diyarlarına yaptığı bir gezi sırasında fark etti. Hava şartları nedeniyle Pekin’den 1500 kilometre uzaktaki Batı Si-çuan’da mahsur kalmıştı. Başkentleri Lhasa’ya doğru yol alan bir grup Tibetli ile karşılaştı. Tibetliler daha önce hiç köylerinden bu kadar uzağa seyahat etmemişlerdi. Hayatlarında fotoğraf makinesi gibi bir şey görmedikleri besbelliydi. Heybelerinden çıkardıkları ne olduğu belli olmayan bir hayvanın neredeyse çiğ, kanlı pirzolalarını Perelman ile paylaşırken, Amerika ile ilgili konulardan bahsetmeye başladılar. Bir Tibetli, Michael Jordan’ın nasıl olduğunu sordu.

Bu yolcuların nasıl olup da Chicago Bulls (Chicago Boğaları) profesyonel basketbol takımının yıldızını tanıdıkları pek anlaşılmamakla beraber, onun hakkında her şeyi bilmeleri şaşırtıcı olmasa gerekti. Jordan, dünyanın en ünlü ve en çok tanınan sporcularından biriydi. Jordan ve Asya’da “Kızıl Öküzler” adıyla bilinen takımı, basketbol şampiyonlukları nedeniyle ün kazanmıştı. Fakat Jordan bir başka nedenden ötürü de ünlüydü: O , televizyon reklamlarında havada sanki sonsuza dek uçarcasına süzülüp, basket toplarını zahmetsizce ve birbiri ardına potalara çakan ve bu arada da Nike’ın spor ayakkabılarını satan süper bir insandı. Uydu ve kablo gibi yeni iletişim teknolojileri sayesinde bu büyüleyici reklamlar tüm dünyayı sarmıştı. 1980’lerde Jordan göz kamaştıran kariyerine başlayıp, Phil Knight Nike şirketini milyonlarca dolar değerinde ulus ötesi bir kuruluşa dönüştürürken, iletişim devrimi de gayet mükemmel bir şekilde küresel ticaretin kullanımına sunuluyor ve Knight da kurnazca bu yeni medyayı spor ayakkabılarının pazarlandığı bir markete dönüştürüyordu. Jordan’ın ünü öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, 1992 olimpiyatlarındaki bir basın konferansı sırasında kendisine bir tanrı olup olmadığı sorulunca mahcup oldu. Time dergisi “Michael Jordan tanrı ise, onu tanrı katına çıkaran da Phil Knight’tır” diye yazıyordu.”

Dünya üzerindeki Amerikan hegemonyasını sadece silahlı güç ile açıklamak mümkün olmaz. İşin bu noktasında sert gücü herkes bilir . Askeri ve ekonomik gücün çoğu zaman başkalarının pozisyonunu değiştirebildiğini biliyoruz. Sert güç, kandırmalara (havuç) veya tehditlere (sopa) dayanabilir. Fakat bazen istediğiniz sonuçları somut tehdit ya da para kullanmadan da elde edebilirsiniz. İstediğinizi elde etmenin dolaylı yoluna bazen “gücün ikinci yüzü” denir. Bir ülke, dünya siyasetinde istediği sonuçları elde edebilir; çünkü onun değerlerine hayran olan, onu örnek alan, refah seviyesine ve fırsatlarına özenen diğer ülkeler, onu izlemek isterler. Dış politika ve hegemonyanın değişen araçları konusundaki bu evirilme ile alakalı olarak 1997’de Fransa’nın dışişleri bakanı Hubert Vedrine şöyle diyordu: “ABD, başka bir gücün elinde bulunmayan varlıklara sahip olan bir ülkedir. Bu varlıklar, Amerika’nın siyasal nüfuzunu, doların dünya pazarlarındaki hakimiyetini, iletişim ağlarının kontrolünü, hayal fabrikaları (Hollywood ve televizyon) ve yeni teknolojileri… kapsamakta e gerçekten emsali görülmemiş bir durum yaratmaktadırlar.”

İşte bu emsali görülmemiş durumun yaratılma sürecinde basketbolun rolünü irdelemek için ilk önce gerilere, 1891 yılına uzanmamız gerekmektedir.


Naismith Efsanesi: Diğer bir deyişle basketbolun icadı…

Başlıca spor dallarının pek çoğunun başlangıcı belirsizdir. Ancak basketbolun başladığı tarih kesin olarak bellidir ve ayrıntısıyla anlatılabilir. Basketbolun benzersizliği yalnızca bundan ibaret değildir. Hiçbir spor dalı bu kadar popüler olmamış ve bu kadar hızlı ticarileşmemiştir.

Aslında James Naismith kasaları dolduracak bir oyun icat etmek niyetiyle yola çıkmamıştı. Kanada doğumlu bu öğretmen, yalnızca Springfield Koleji’ndeki işinden olmamak için girişmişti buna. Müdürü Dr.Luther Gulick, futbol ve beyzbol sezonları arasında gençleri beladan uzak tutmak için bir şeyler yapmasını buyurmuştu. Sınıftaki gençler neredeyse gemi azıya almış haldeydi; okuldaki iki öğretmen bu çocuklarla uğraşmayı kesinlikle reddetmişlerdi.

Massachusetts’deydiler; yeni bir kış sporunun yapılacağı yerin kapalı bir saha olması gerekiyordu. Naismith’in çözümü (Gulick’in de dediği gibi) “hem ruh, hem de bedenin” ihtiyaçlarına cevap vermeli, öğrencilerin adrenalin seviyelerini özellikle dikkate almalıydı; çünkü Springfield Koleji, dünya çapında misyonerlik etkinlikleri olan YMCA üyelerinin eğitildikleri bir okuldu.

Naismith ilk önce futbolun ve lakrosun değişik versiyonlarını denedi. Ama kapalı sahada bu oyunlar çabucak kontrolden çıktılar. Çaresiz kalan Naismith yeni bir oyunun kurallarını yazmaya başladı. Bu oyunda topa vurmak veya (lakrosta olduğu gibi) topla beraber koşmak olmamalı, top elden ele geçirilmeliydi. Takımlar dokuz kişilikti , çünkü Naismith’in sınıfında 18 öğrenci vardı. Yer oyunlarındaki gibi kaleye erişebilmek için birbirleriyle kolayca itişip kakışmasınlar diye, pota oyunculardan çok yükseğe yerleştirilmişti. Yakınlardaki bir meyve bahçesinden alınan şeftali sepetleri pota yapılarak 3 metre yüksekliğe yerleştirildi (ve öyle kaldı), çünkü spor salonunun balkonu, Naismith’in potaları bağlayabileceği en kolay yerdi.

Bu oyunun ne kadar yeni olduğu tartışılabilir. Tarihçiler, iki bin yıl kadar önce Aztek ve Mayaların büyükçe bir topu sahanın iki yanına konulmuş halkalardan geçirerek oynadıkları bir oyun keşfettiler. Bu oyunda kaybeden takımın lideri bazen tanrılara kurban edilirdi. Naismith’in Doğu Kanada’da doğup büyüdüğü yer olan Abnaki’de ise şişme bir topun havada tutulmaya çalışıldığı bir başka oyun oynanırdı. Fakat şimdiye kadar, Naismith’in bu eski zaman sporlarını bildiğine dair bir kanıt bulunamadı.

Naismith’in ilk oyuncularından biri tarafından “Basket Ball” (sepet topu) adı verilen oyun çabucak yayıldı. Naismith oyunu ortaya çıkaralı henüz bir hafta olmuştu ki, seyirciler bu yeni oyunu seyretmek için toplanmaya başladı. Tezahürat bayan öğretmenlere de çekici gelince, hemen oyunu genç kızlara da öğrettiler. Basketbolun ortaya çıkışından üç ay kadar sonra bayanlar turnuvası başladı. Okullar arası ilk karşılaşma 1893’te Massachusetts’teki Smith College’de yapıldı. Smith’li kız öğrenciler oyunu ilk öğrendiklerinde, rektörden başka bir erkeğin oyunları izlemesine izin verilmiyordu. Narin bayan sporcuları izlerken, ancak onun yaşında ve saygınlığında biri kendini olmadık düşüncelerden sakınabilirdi(!).

Smith College’in bayan yıldızı Maude Sherman, Naismith ile evlendi. Fakat o ve takım arkadaşları kocasının koyduğu kurallara göre oynamadılar. Kadınların fiziki mücadeleye alışkın ve hatta uygun olmadığına inanan organizatörler, bayan sporcuları korumaya çalıştılar. Kız takımlarında dokuz oyuncu bulunması ve üç oyuncunun üçe bölünmüş oyun alanının bir bölümünde beklemesi koşulunu getirdiler . İki yarı sahalı, altı oyunculu bayan oyunları 1938’e kadar ortaya çıkmayacaktı. 1896 yılına gelindiğinde California bayan takımları yüzlerce bayan seyirciyi oyunlara çekmeyi başarmıştı. Bu maçlardan birinde Stanford takımı Berkeley’i 2-1yenmişti .


Yayılma ve Ticarileşme…

1890’larda YMCA basketbolu benimsemiş ve Kuzey Amerika’nın her tarafına yaymıştı. Daha 1892 yılında Brooklynliler ateşli birer basketbol hastası olmuştu. Philadelphia’da ise basketbol tüm spor salonlarını işgal edecek hale gelmişti. Seyirciler, özellikle hakemler hoşlarına gitmeyen kararlar verdiklerinde, saldırganlaşıyorlardı. Tarihçi Keith Myerscough’ın belirttiği gibi, YMCA yetkilileri Naismith’in yarattığı “Frankenstein canavarının belirli çevrelerde kargaşa yarattığına” inanıyor ve geri adım atıyorlardı. Fakat canavar daha da büyüyecekti.

Ve daha girişimci olacaktı. 1896 yılında New Jersey’nin Trenton takımından bazı oyuncular, maçlara giriş ücreti alarak bu spordan para kazanabileceklerini keşfettiler. Her oyuncu oyun başına on beş dolar aldı; 1890’ların ortalarındaki ekonomik çöküntü sırasında bu oldukça yüklü bir miktardı. Brooklyn takımını 6-1 yendikten sonra Trenton takımı kendisine “Dünya şampiyonu” unvanını vererek bir Amerikan geleneğini başlattı. İki yıl içerisinde tam bir profesyonel lig doğdu. Varlığını 1903 yılına kadar sürdüren lig, altı New Jersey ve Pennsylvania takımından oluşuyordu. Görünüşe bakılırsa basketbol, insanları selamete eriştirdiği gibi para da kazandırıyordu. Naismith’in YMCA’daki eski amiri Gulick için bu haddinden fazlaydı. “Spordan para kazanmak insanları yozlaştırıyor” diye feryat ediyordu; “düşük ahlaklı insanların sahaya çıkmasına yol açıyor” diyor; YMCA, kendi spor salonlarında Trenton takımının oynamasına artık izin vermiyordu.

Fakat YMCA’nın tutumu artık pek fark etmiyordu. Basketbol yalnızca oyun başına takımların aldıkları bilet ücretlerinden değil, spor malzemesi üretiminden de kar ediyordu. Örneğin Albert Spalding 1890’larda beyzbol eldivenleri, topları ve sopaları üreterek zengin olmuştu. Spor dünyasının John D.Rockefeller’ı olmayı hedefliyordu. Rockefeller dünya petrol endüstrisini petrolün sondajından satışına kadar nasıl amansızca birleştirmişse, Spalding de spor malzemeleri piyasasını öyle birleştirmiştir. Malzemelerin kendi fabrikalarında üretiminden, sayısı yirmi bini aşan perakendeci müşteride satışına kadar tüm sektörü birbirine bağlamış, hatta Rockefeller’a fark bile atmıştır. Takımlar hakkında bilgi vermesinin yanı sıra, oyuncuları ve seyircileri kurallar konusunda eğiten on binlerce kitap basıp dağıtmıştır. Kitaplardaki kuralların Spalding spor malzemesini gerektirmesi sürpriz olmasa gerekti. Naismith’in futbol topuna benzeyen topu, şişme (ve bugünkü basket toplarından biraz daha irice olan) basket toplarına yenik düşerken, Spalding de, günümüz oyunlarında standart olan bu yeni topları gayet akıllı bir biçimde üretip sattı.

Basketbol uluslararası nitelik kazanmaya başlamıştı. 1891’deki Springfield College maçından 2 yıl sonra, bir YMCA öğretmeni bu sporu Fransa’ya tanıttı. O yıl, İngiliz bayanlar tarafından da oynanmaya başlamış olan basketbol, bundan bir yıl önce de erkekler arasında oynanmaya başlamıştı. 1894’te YMCA misyonerleri Çin ve Hindistan’daki ilk karşılaşmaları yönettiler. Kısa bir süre sonra bu ülkelere İran da katıldı. Kanada hem Springfield Koleji’nin ilk takımlarında da oynayan birçok oyuncuyu, hem de oyunun mucidini yetiştirmişti.

Buna rağmen basketbol, Michael Jordan sahneye çıkana kadar tam manasıyla uluslararası bir olay haline gelmeyecekti. İlk yıllarında genellikle bir Amerikan sporu olarak kaldı. Kanada ve Batı Avrupa’da pek yaygın değildi. Daha açık söylemek gerekirse bir Amerikan kent sporuydu. Bir söylentiye göre dripling (paslaşmak yerine) ilk olarak Philadelphia sahalarında 1890’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. 1890 ve 1914 yılları arasındaki göç dalgalarıyla ABD’ye gelenler bu sporu şehirlerdeki göçmen evlerinde, YMCA’da, hatta dini ibadet yerlerinde keşfettiler. Yeni gelenler için bu oyun adeta biçilmiş kaftandı. Şehrin küçük arsalarında oynanabiliyordu. Oyuncuların bir pota ve bir toptan başka bir şeye ihtiyaçları yoktu. New York’taki turnuvalarda Yahudiler baskın çıkmaya başlamıştı. Amerikan Yahudileri’nin dediği gibi bu spor, her şey bir yana, “şimşek gibi hızlı düşünmeyi, hareket etmeyi ve dayanıklılığı öngörüyordu; zorbalık ve kaba kuvvete gerek yoktu.” Ayrıca göçmenlerin gözünde tartışılmaz şekilde bir Amerikan oyunuydu. Ted Vicent’ın gayet güzel özetlediği gibi, “basketbol, Franklin Roosevelt’in Yahudileri, Katolikleri ve Siyahları birleştiren (1930’lardaki New Deal siyaseti bağlamında) yeni kent koalisyonunun sporuydu.

Yıllar ile birlikte basketbolun kuralları oyunu daha hareketli, eğlenceli ve çekici kılmak adına sürekli revize ediliyordu. Örneğin potalar artık tahta karelere bağlanıyorlar, bu tahta levhalar oyunculara çok daha zor açılardan basket yapabilme olanağı tanıyordu. Ayrıca bu kural ve teknik gelişimlerin yanı sıra oyuncular da oyun içindeki bazı yöntemler ile bu gelişime katkıda bulunuyordu. Özellikle batı sahilinden gelenler, topun iki elle tutulduğu, dikkatlice planlanmış, zaman kaybettiren ve alışılagelmiş atışlar yerine, meydan okurcasına, çabucak ve tek elleriyle atış yapmaya başladılar. 1930’ların sonunda bu tip bir çok değişiklik ve yenilik basketbolun en popüler spor haline gelmesine yardım etti. 1940’ta Time dergisine göre basketbol, yetmiş bin takım ile Amerika’nın en yaygın sporuydu. İkinci Dünya Savaşının getirdiği uzun ve zorlu bir sürecin sonunda 1946’da modern profesyonel basketbol doğdu. On yıllık ulusal basketbol ligi NBL , kendisini yeni bir lig ile karşı karşıya buldu: Amerikan Basketbol Birliği BAA . Bu yeni profesyonel lig üç yönden daha güçlüydü. Birincisi takımların sponsorluğunu spor salonu sahipleri yapıyorlardı. Salon sahiplerinin hem parası hem de oyunculara tahsis edebilecekleri çekici salonları vardı. İkincisi seyirci katılımının ve medya ilgisinin yoğun olduğu büyük şehirlerdeydiler. Üçüncüsü de NBL yıldızlarını para ile kendilerine çekiyorlardı. NBL sonunda teslim oldu. İki lig birleşerek (1949) yüzyılın geri kalan bölümünde profesyonel basketbol sporunu şekillendiren Ulusal Basketbol Birliği’ni (NBA ) oluşturdular.

1952 yılında Dumont Television Network profesyonel bir karşılaşmayı yayınlayan ilk kanal oldu ve ertesi sene yani 1953-54 sezonunda NBA yönetimi organizasyonun sekizinci yılında ilk kez bir ulusal televizyon kontratı yapıyor ve yayın hakkı ilk maçı da yayınlamış olan Dumont Television Netvork firmasına veriliyor. Bundan iki yıl sonra oyuna 24 saniye kuralı getirilerek oyun çarpıcı bir şekilde hızlandırılıyor. Artık topa sahip olan takım oyunu yavaşlatamıyor ve önde olduğu zamanlarda oyunu ağırdan alamıyordu; yirmi dört saniye içinde topu elden çıkarması gerekiyordu. Hızlı oyun ve kameraların kolayca kaplayabildikleri sınırlı oyun alanı, kendisini TV’ye çoktan sevdirmişti bile. 60’larda ve 70’lerin başında NBA popülerlik ve kar açısından yeni zirvelere ulaştı. Taraftarlar merakla ve hevesle sahadaki “kişisel çekişmeleri” takip etmeye başladı. Özellikle iki siyahi Amerikalı – Boston’ın Bill Russel’ı ve Philadelphia’nın 2,15 lik Wilt Chamberlain’i- arasındaki yoğun çekişme ilgi çekiyordu. Wilt Chamberlain, Russel tarafından tutulmadıkça ligin en çok sayı yapan oyuncusuydu. Dünya siyasetinde ve kültüründe değişen zihniyet basketbola da yansıyor, hem oyun hem seyir açısından “bireysellik” ön plana çıkıyordu. 1970 ve 80’lerin başı siyahi oyuncular üzerinden dönen tartışmalarla geçiyordu. Siyahi Amerikalıların okullar arası ve profesyonel basketbolda neden baskın oldukları sorgulanan bu tartışmalarda 80’lerin profesyonel takımlarında oyuna başlayan ilk beşin %80 i siyahken, 87-88 lere gelindiğinde bile toplam yirmi üç NBA takımında siyahilerden yalnızca dört koç ve iki menajerin görev yapmakta olduğuna dikkat çekiliyordu. Bu söylem, üstü kapalı olarak “siyahi Amerikalıların spora yatkın olduğu, ancak yöneticiliğe uygun bir beyine sahip olmadığı şeklinde” savrulan ırkçı bir yaklaşımın dışavurumuydu. Üstelik bu söylem, köleliğin fiziki olarak zayıfları elediği ve bir asır sonra üstün sporculara yol açtığı gibi yanlış temeller üzerine kurulu bir fikri ve beyazların, “siyahlar fiziken üstün olabilir ama zeka açısından biz üstünüz” yolundaki kalıplanmış düşüncelerini ve görüşlerini de pekiştiriyordu. Oysa siyahi yıldızlarıyla UCLA ’da on bir ulusal şampiyonluk kazanan koç Wooden şöyle diyordu: “Bence siyahiler sporda ilerleme konusunda biraz daha hırslılar. Çünkü diğer alanlar kendilerine yeterince açık değil.” Öyleyse sorunun cevabı siyahi Amerikalıların farklı kemik yapısında yahut “doğal seçilim sürecinden geçmiş” kusursuz ve üstün bedensel yeteneklerinde değil, Amerikan toplumunun siyah ve beyazlara sunduğu olanakların arasındaki farkta yatıyordu. Tüm bu ırkçı tartışma ortamına bir de organizasyonun en sıkıntı çektiği konu olarak oyuncuların özel hayatları ve artan uyuşturucu kullanımları eklenince NBA’in geleceği tehlikeli gözüküyordu.

NBA kulüplerinin en az on tanesi ya satılık ya da iflasın eşiğindeydi. Yalnızca altı tanesi kar ediyordu. Bir kulüp yetkilisi “televizyonda iri yarı, zeki ve milyoner siyahları seyretmek isteyecek yeterli sayıda izleyici bulmak çok zor” diyordu. Newsweek’in vardığı yargı ise basitti: “NBA, sporu yüzüne gözüne bulaştırmıştı.”


Basketbolun Küreselleşmesinde Kare As Tamamlanıyor…

David Stern – Michael Jordan – Phil Knight – David Falk


Sonra yeni bir dönem başladı. Yeni atanan NBA yetkilisi David Stern genç bir avukattı. Stern, oyuncular ve kulüp yönetimleri arasında 1983 anlaşmasının kotarılmasını sağladı. Bu anlaşma sporcu ücretlerine bir üst sınır getiriyor ve böylece de (genellikle küçük medya pazarlarında kurulmuş olan) daha fakir takımlara oyuncular için rekabet etme, dolayısıyla ayakta kalma şansı tanıyordu. Ayrıca Stern uyuşturucu kullanımına karşı sert bir politika izledi. Sorunlu oyuncuların bağımlılıktan kurtulmasına yardım ediliyor, fakat uyuşturucu yasağını sürekli çiğneyenler ligden atılıyordu.

1984’te Jordan, Chicago Bulls’a katıldı. Bulls, ülkenin en parlak medya pazarlarından birinde olmasına karşın NBA’e çok az katkı yapmış, sürekli kaybeden, silik bir takımdı. Jordan’ın ortaya çıkışı, Naismith’in rüyalarıyla başlayan; Harlem “Rens” in çelik gibi disiplini, Julius Erwing’in zerafeti ve 1979 sonrasında Los Angeles’ın seyrine doyulmayan Magic Johnson’ıyla Boston’un Larry Bird’ü arasındaki siyah-beyaz rekabeti ile devam eden uzun bir gelişim sürecinin zirve noktası oldu. David Stern’in liderliğinde bu uzun tarih, şimdi insanların spora ilgisinin ve Amerika’nın ulusötesi şirketleriyle bazı sporculara muazzam karlar sağlayacak olan yeni küresel teknolojinin sağladığı sınırsız olanaklardan yararlanma yolunda ilerliyordu.

Michael Jordan'ın tam bir pazarlama harikasına dönüşmesini sağlayan iki insan var: David Falk ve Phil Knight.

Eski bir profesyonel tenis oyuncusu ve 1975 mezunu bir hukukçu (George Washington Üniversitesi) olan Falk, 1970'li yıllardan itibaren NBA yıldızlarının menajerliğini yapmaya başladı. 1976 (John Lucas) ve 1981 (Mark Aguirre) NBA Draftı'nda bir numaradan seçilen oyuncular ile sözleşmeler imzaladı. Falk'un çalıştığı ProServ Hukuk Bürosu, sporcuları yalnızca sözleşme pazarlıkları esnasında değil; promosyon anlaşmaları sırasında da temsil eden ilk profesyonel ajanstı o yıllarda. Falk, North Carolina'dan mezun olan Tom LaGarde, Phil Ford, Dudley Bradley ve James Worthy gibi yıldız isimlerle beraber çalışmıştı.

1970'ler sonu ve 1980'ler başında birçok firma, kendilerini siyahî sporcuların temsil etmelerini istemiyordu. Söz konusu dönemde yalnızca Kareem Abdul-Jabbar, altı haneli bir sponsorluk anlaşmasının altına imza atabilmişti (Adidas, 100.000 $). Daha sonra ise -1982 yılında- David Falk'un menajerliğindeki James Worthy, New Balance firmasından sekiz yıllık anlaşma için 1,2 milyon dolarlık bir kontrat kapıyordu. David Falk, 1984 senesinde Michael Jordan ile anlaştı. Eğrisi doğrusuna denk geldi adeta. Sponsorluk başlığının daha da büyümesi ve tüm bunların bir oyuncu önderliğinde yapılması gerektiğini düşünüyordu, Falk. Nike'ın sahibi Phil Knight, servetini ve şirketini büyütmek isterken; Şubat 1984'te NBA Komiserliği'ne getirilen David Stern de profesyonel basketbolun dünya çapında tanıtılabileceğine ve ortaya kârlı bir iş çıkabileceğine inanıyordu. Böylece kare as tamamlanıyor ve M.J. üzerinden NBA kendini yeniden “var ediyor”du.

Nike, Michael Jordan ile anlaştı. Nike ve Jordan'ı bir araya getiren isimdi, David Falk. Nike ve Wieden & Kennedy, yine siyahî bir yıldız ile imparatorluklarını büyütme imkânı yakaladılar.

ABD'li sinema yönetmeni Spike Lee, 1986'daki ''She's Gotta Have It'' adlı filminde baş aktör olarak Mars Blackmon karakteri ile boy gösterdi. Blackmon, Michael Jordan'ın büyük bir hayranıydı. Ve her gece yatağına, o dönem Jordan'ın tanıtımını yaptığı, Nike marka spor ayakkabıları ile giriyordu. Spike -Mars ve Michael'ı bir araya getiren- 1980'lerin en popüler reklamlarını yaptı. Bu dönemde Jordan ismiyle piyasaya sürülen ''Air Jordan'' ayakkabıları, adeta yok sattı. 1987 yılında ise Nike, David Falk ile yedi yıl için 18 milyon dolarlık bir kontrat imzaladı. Phil Knight, satılan her Air Jordan ayakkabısından Michael Jordan'a isim hakkı vermeyi de kabul ediyordu.

Nike, müthiş bir strateji ile ilerliyordu yoluna. Jordan sonrasında, Charles Barkley ile anlaşılmıştı. ''I'm Not A Role Model'' kampanyanlarında yine Nike ve Wieden & Kennedy işbirliği vardı. Diğer yandan; Michael Jordan'ın örnek sporcu karakteri, Nike'ın önemli kozlarından biri olarak reklam kampanyalarında kullanılmaya devam ediyordu. Nike, o dönem olumlu figürlerden olan beyzbol ve futbol yıldızı Bo Jackson ile de anlaştı. 1991 yılında yapılan bir anket sonucunda Michael Jordan ile Bo Jackson'ın dünya üzerindeki en popüler sporcular olduğu gerçeği çıkıyordu ortaya. Ve hiç kuşkusuz bu, yalnızca çok başarılı birer sporcu oldukları için değildi.

Jordan, Nike sonrasındaki kariyerinde, Coca Cola, Chevrolet, Gatorade, McDonald's, Ball Park Franks, Rayovac, Wheaties, Hanes ve MCI gibi şirketlerle de çalıştı. Looney Tunes karakterleri ile iletişim hâline kalan Jordan, 1996 yılında ''Space Jam'' adlı sinema filminde rol aldı. Film, 230 milyon doların üzerinde gişe hasılatına sahip oldu.

Michael Jordan, her sezon yalnızca sponsorluk anlaşmalarından dolayı, 40 milyon dolardan fazla gelir elde etti. Ayrıca Chicago Bulls, tüm maçlarını kapalı gişe oynadığı için, Jordan'a olan minnetini senede 33-36 milyon dolarlık kontratlarla göstermek istedi. Bulls'taki son sezonunda 36 milyon dolara imza atan Jordan, Amerikan sporları tarihinde -bir sezon içerisinde- en fazla ücret alan oyuncu oldu.


İletişim Teknolojileri: Uydu yayınları…

“Şimdi her yerde bir spor yaşantısı var” diye gözlemde bulunuyordu Knight: “Anında her şeyi kuşatıveriyor, hemen yanı başında, beşikten mezara kadar… ve bu bir dünya kültürü.” Kayda değer bir iddiaydı bu: Spor, dünya üzerindeki insanları birbirine bağlayan bir kültürdü. İkna edici birkaç delil de gösterilebilirdi. İlk delil Michael Jordan’dı. “Böyle bir şey olabileceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim” diyordu. Lise sonda ve üniversite yıllarındayken popüler olmuştu ama “ulusal çapta –ya da istesem bile dünya çapında- ünlü olabileceğimi hiç düşünmemiştim.”

1970’lerde kablolu tv ve iletişim uyduları gibi nefes kesen teknolojik ilerlemeler bu sporun hitap ettiği kitleyi genişletecek ve pazarın önünü açacaktı. 1936’da Hitler Almanya’sında düzenlenen olimpiyatlar, televizyondan yayınlanan ilk büyük spor olayıydı. Bu görüntüleri 150.000 kadar insan izleyebilmişti ama yalnız Berlin içinde. O günkü teknoloji sadece bu kadarına izin veriyordu zira. Fakat 50 yıl sonra DBS sistemi sayesinde NBA maçlarının yayını ülke sınırlarını aşmaya başladı. Özellikle Jordanlı Bulls’un maçları ilgi çekiyor, bu maçlar 93 ülkeden izlenebiliyordu. İlk DBS, 1974 yılında NASA tarafından yerleştirildi. NASA 1969’da aya ilk insanı göndermişti, ama DBS’nin dünya insanlarının günlük yaşantısına etkisi, insanoğlunun aya adım atmasının etkisinden kat be kat büyük olacaktı. Bu yeni iletişim sistemi, para bastıkça (reklamcılık açısından müthiş bir ulaşılabilirlik yaratıyordu) sihirli bir yazarkasayı; devletlerin düzenlemelerini ve coğrafi sınırları paramparça ettikçe de bir dinamiti andırıyordu. NBA maçlarını ve Jordan’ı dünyanın tecrit edilmiş uzak köşelerine bile götüren de işte bu sistemdi. Üstelik sadece Jordan’ı ve sportif başarılarını değil sponsorlarını ve üzerindeki her şeyi –ayakkabısı, içeceği, arabasının markası, vs- gittiği tüm ekranlara götürüyordu. Nike firması da aynı araçlar sayesinde karına kar katarak dünyada egemen bir spor markası oluyordu. Swoosh adı verilen, sonu biraz daha uzun “tik” şeklindeki logosu ve “just do it” sloganı adeta bir ülkenin bayrağı ve milli marşından daha akla kazınmış bir simge haline geliyordu. Jordan Nike marka yeni ayakkabılarını giydiğinde NBA bu ayakkabıları fazla renkli buldu ve yasakladı. Bu Nike’ın işine gelmişti çünkü kurulu düzene karşı reklamlar istiyorlardı. Zaten ilk zamanlarda atletlerle sponsorluk imzalayacakları zaman bu kişilerin başarılı olma özelliğinin yanında sivri dilli ve asi ruhta olmasına da özen gösteriyorlardı. Bu yasaklama olayı müthiş bir “ilgi” ve dikkate neden olmuşken Jordan yeni ayakkabılarıyla harikalar yaratıyordu. “Satışlar birden fırladı” diyor Nike’ın sahibi Knight. Ayakkabıların tanıtımı için sıradan bir reklam yerine Bulls’un yıldızını seçmelerini ise şöyle açıklıyordu: “60 saniyede çok şey anlatamazsınız, fakat Michael Jordan’ı gösterdiğinizde bir şey anlatmak zorunda kalmazsınız. İnsanlar onun hakkındaki pek çok şeyi zaten biliyorlar.” İşte bu kadar basit. Bir başka deyişle Jordan, tıpkı Swoosh gibi bir imgeydi.





1992 Olimpiyatları ve “Bayrağa Sarılış”…

Küresel kapitalizmin getirisi olan değerlerin ne gibi ikilem ve zorlamalara yol açtığı, nasıl köklü değişimler yarattığını anlamak için 92 olimpiyatlarındaki basketbol finaline ve kupa töreninde yaşananlara doğru tarihi bir yolculuk yapmak yararlı olacaktır.

ABD’yi Olimpiyatlarda temsil eden “Rüya Takım”ın aslarını, Jordan, Scottie Pippen, Charles Barkley, Chris Mullin, David Robinson ve John Stockton ile Larry Bird ve Magic Johnson oluşturuyordu. Rüya Takım’ın rakiplerini kolayca ezip geçeceği ve sonunda altın madalyayı kazanacağı –rakipleri tarafından bile- tahmin ediliyordu. Ancak Rüya Takım’ın şeref kürsüsünde, üzerinde Reebok logosu bulunan kırmızı-beyaz-mavi ABD eşofmanlarıyla yer alması gerekecekti. Reebok böylesine değerli bir reklam için Amerikan Olimpiyat Komitesine 4 milyon dolar ödemişti.

Reebok, Phil Knight’ın en nefret ettiği rakibiydi. Nike’dan bir çok konuda farklı olan bir firmaydı. Farkı, sadece ayakkabıları değildi. Rahat, ağır başlı bir şirket kültürü vardı. Bu, kafasına göre hareket eden, bir verip bin alan Knight’ın tüm değerlerine tersti. Jordan, Barkley ve diğer ABD takımlarından (aynı olimpiyatta diğer sporlarda ülkeyi temsil eden takımlardan) birkaç sporcu Reebok logosunu taşımak istemediklerini açıkladılar. Jordan: “Rakibimin ürününü tanıtmamın doğru olacağına inanmıyorum, kendi şirketime sadık kalmam gerektiği kanısındayım” dedi.

Basın bu olaylar üzerine Jordan ve Barkley’e yaylım ateşi açtı. Köşe yazarı Dave Anderson, “onlar ABD yerine Nike’ı temsil ettiklerini sanıyorlar” diye yazdı New York Times’da. “Jordan olimpiyat takımına Nike gezegeninden kiralanmış bir uzaylı değildir. Firmasına karşı sadakatine gelince; Gatorade daha fazla para önerdiğinde Jordan, Coca Cola’ya ne kadar sadık kaldı? Coca cola’yı hemen bıraktı.” Bob Ryan ise Boston Globe gazetesindeki köşesinde Jordan’ı “gerçek dünya ile kopma raddesine” geldiği gerekçesiyle suçlamakta, “Nike’ın istismarı sonucu Jordan imgesinin yok olma tehdidiyle karşı karşıya kaldığını” söylemektedir.

Saldırıların en acısı New York Post köşe yazarı Mark Kriegel’den geldi. Kreigel’e göre Jordan ve Barkley ABD için değil “spor dünyasının gangster çetesi olan Nike için oynuyordu; nitekim gangsterler sadece dolara sadıktırlar.” Kreigel kendisinin 1968 Olimpiyatları’nda ABD’li siyahi sporcuların ırkçılığa karşı yaptıkları protesto gösterisine saygı duyduğunu söylüyordu; onlarınki siyasal içerikli ve anlamlı bir cesaret örneğiydi. Ancak şimdi Jordan ve Barkley’in verdikleri mesajın ırkçılık karşıtlığı ile bir ilgisi yoktu, hatta hiçbir anlamı da yoktu. Sadece 150 dolarlık spor ayakkabılarını Saratoga Caddesindeki fakir siyahi çocuklara nasıl satacağını düşünen Nike ile bir ilgisi vardı. Kreigel sözlerini “bir avuç serseri bunlar” diyerek noktalıyordu.

Risk büyüktü. Basketbol finallerini izleyecek seyirci sayısı, 193 ülkeden tahmini 60 milyon kişiydi. Eleştiriler yoğunlaştığı sırada Nike’ın bir müdürü firmayı tartışmadan uzaklaştırmayı denedi. Bunu “bu hafta Jordan ile hiç görüşmedik, görüşecek de değiliz” gibi garip bir açıklamayla yapmaya çalışmıştı. Söylendiğine göre Knight, kamuoyunda aleyhine esen bu rüzgardan fena halde ürkmüştü. Neyse ki tüm dünya izleyicisinin gözleri önünde “Rüya Takım” altın madalyayı almak için kürsüye doğru yürüdüğü sırada, Jordan logo problemini çoktan çözmüş, ABD bayrağına sarınarak Reebok logosunu gizlemişti. Jordan bu olayın ardından şöyle diyordu: “Ben inandığım şeyi yaptım. Bir iş için on iki Clint Eastwood kiralarsanız, onlara silahlarına hangi mermiyi koyacaklarını sormazsınız. Bundan alınacak varsa alınsın, bana ne!”

Bu, zaten kumarcı ve uyuşturucu satıcılarıyla ilişkileri yüzünden zedelenmiş ününü arttırmaya yaramamıştı, ancak ayakkabı firmaları her şeye rağmen kar etmekteydiler. Bir spor analistinin kaydettiği gibi “şimdilerde herkes olimpiyatlara Nike ile Reebok karşılaşması olarak bakıyor. Firmalar kimin ne zaman hangi markayı taşıyacağıyla övünüyorlar. Medya ağları da bayıla bayıla olayın üstüne gidiyor.” Olimpiyatların düpedüz bir ticaret aracı haline gelmesi artık yeni bir haber olmaktan çıkmıştı. Fakat Nike hakkındaki suçlamalar korkulacak kadar yeniydi. Sonraki dönemde ise yine kar amaçlı olarak güdülen bir şirket politikası olan “ucuz emek” sorunsalı şirketin başına belalar açacaktı. Nike, ürünlerini işçi ücretlerinin pahalı olduğu ve sosyal haklarla korunan emek piyasalarının var olduğu ABD yahut Batı Avrupa ülkeleri yerine, fabrikalarını doğu Asya’da kurmayı tercih ediyordu. Bu durum da yine küreselleşmenin yarattığı sorunlar açısından müthiş bir paralellik gösteriyordu.


Sonuç Yerine…

Olimpiyatlarla başlayıp yine olimpiyatlarla bitirdiğim bu çalışmada sporun tarihsel gelişiminin uluslararası siyasetin temel tarihsel gelişimi ile nasıl paralellik gösterdiğini ve küreselleşme perspektifinde doğuşu ve gelişiminin incelenmesi sonucu basketbolun bu sürece en erken başlayan ve dolayısıyla neo-liberal dünyada en fazla kullanılan, küresel-kapitalist hegemonya sürecinde önemli bir kültürel araç olduğunu ispatlamaya çalıştım. Bu başarının kanımca en büyük nedeni, bu sporun çağın başat gücü olan ABD menşeli olmasıdır. Held’in yaptığı 8 başlıklı “çağlara göre küreselleşme seviyesini tanımlayabilmek için kullandığımız tablo” yardımıyla şunu görebiliriz: İlk doğduğu 19.yüzyıl sonunda iletişim araçlarının nimetlerinden yoksun olmasına rağmen YMCA misyoner örgütünün ağları sayesinde basketbol icat edildikten birkaç yıl sonra okyanus aşırı ülkelerde oynanmaya başlamış, küresel ağların genişleyeceği, birbirine küresel bağlantılılığın yoğunlaşacağı, zamansal ve mekansal boyutta olumlu yönde değişimlerin yaşanacağı ve en önemlisi uydu teknolojisi sayesinde iletişim ağlarının tüm gezegeni kaplayacağı 20.yüzyıl boyunca da gelişimini sürdürmüştür. Küreselleşmenin altyapısında çok kilit rol oynayan “iletişim teknolojileri” Amerikan kültürünü diziler ve Hollywood imgesiyle dünya üzerindeki her yerde, her eve sokabilmesiyle paralel olarak basketbol da ABD kültürünün enjeksiyonunun bir parçası olarak evlerimize girmeye başlıyordu. Avrupa basketbolunun seviyesi ve standartları günümüzde her ne kadar yükseldiyse de seyir zevki ve dolayısıyla popülarite açısından NBA hala biricikliğini korumaktadır. İşte bu nedenledir ki burnumuzun dibindeki salonda oynan Türkiye Ligi maçları bizi pek ilgilendirmiyorken, 2010 yazında (yani bu yaz) Türkiye’de yapılacak olan Dünya Basketbol Şampiyonasında, maçlarını İstanbul’da gerçekleştirecek olan ABD Rüya Takımı’nı izleyebilmek için insanlar bilet kuyruğuna şimdiden girmektedir. Basketbol müthiş bir görsel şova dönüşmüş, bu şovun yarattığı popülarite sponsorları daha fazla mali kaynak akıtmaya yöneltmiş, daha fazla mali kaynak ise şovun daha da kaliteli ve popüler hale gelmesine yol açmış, bu sürekli döngü bu şekilde devam etmiştir. İyi yönetilmeye devam ettiği ve popülaritesini yitirmediği sürece –ki sürekli yetenekli ve yıldız isimler meydana çıktığı sürece bu devam edecektir- NBA, müthiş pazarlama teknikleriyle soframıza sunulmaya devam edilecektir. Tabi ki bu sırada ayağımızı ayakkabılarıyla, bedenimizi eşofman ve formalarıyla, kısacası tüm maddesel dış dünyamızı da çevreleyerek devam edecektir.

RCTS Final soruları ve yanıtları

Rus Coğrafyasında Tarih ve Siyaset
Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Programı
Final Soruları ve Yanıtları



SORULAR

1. Dominic Lieven’in imparatorluk tanımlarını göz önünde bulundurarak Çarlık Rusyası ile Sovyetler Birliği’nin ulusal politikalar konusunda süreklilik ve kopuşlarını, Berg Fragner’ın “Sovyet Milliyetçiliği” tanımlamasını da göz önünde bulundurarak tartışınız.

2. Sovyet arşivleri açıldıktan sonra Sovyetler Birliği tarihçiliğinde yaşanan gelişmeleri, Moshe Lewin’in Sovyet Yüzyılı çalışmasını da göz önünde bulundurarak tartışınız.

3. 2.Dünya Savaşı sonrası Stalin’in milliyetler politikasındaki değişiklikleri nedenleri ile tartışınız.



YANITLAR


1. Romanovlar’dan Sovyetlere; İlminski’den Stalin Politikalarına; Etnikleştirmeden Sovyet Milliyetçiliğine Geçiş:

Romanov Hanedanı ülkesinin, yayılmacı politikalarına paralel olarak Rus (ve Ortodoks) olmayan unsurları da içine almasıyla bir imparatorluk haline dönüşümü ortaya yönetilmesi gereken bir “ötekiler” grubu çıkarmıştır. Çarlık Rusyası’nın bu kitleyi yönetirken uyguladığı Ruslaştırma politikaları özellikle Tatarlar üzerinde bir dirençle karşılaşınca devreye 19.yüzyılda Nikolay İvanoviç İlminski’nin “etnikleştirme” politikası girmiş bu yaklaşım 1917 Ekim devriminin ardından Sovyetler Birliği döneminde Fragner’in “Sovyet milliyetçiliği” kavramıyla açıkladığı bir hal alarak Rus olmayan unsurlar üzerinde etkisini sürdürmeye devam ettirmiştir.
Öncelikle bir imparatorluk tanımı yapmak gerekirse bu noktada karşılaştırmalı tarih ve sosyal bilimler için tanımlanması zor bir kavramdır diyen Lieven’a başvurmak yararlı olacaktır. “Fikrimce, imparatorluk büyük bir güç olmalıdır” diyen yazara göre imparatorluk, sadece uluslararası ilişkileri değil var olduğu dönemdeki kültür ve değerleri de şekillendiren; geniş alanlara yayılmanın getireceği kontrol ve diğer sorunları göze alarak bu politikalarını gerçekleştiren; başlıca vazifesi çoklu-etnisiteyi yönetmek olan, adına yaraşır şekilde bir büyük güç, bir başrol oyuncusudur. Bu yönetim sırasında ise sağlanması gereken en önemli şey “hanedana sadakattir” çünkü imparatorluğun yönetim çemberinde bulunan farklı unsurlardan beklenen tek ve esas ortak davranış budur.
Bu noktada bir din farklılığı olan Tatar unsurlar konusu titizlikle dikkate alınmalıdır. Orta Asya’nın fethi sırasında özellikle Müslüman bölgelerin ele geçirilmesi konusunda Çarlık Rusyası ile işbirliği halinde olan Tatar burjuvazisine, Müslüman topraklarda bir Rus hakimiyeti sağlanmasının ardından eskisine nazaran daha az ehemmiyet gösterilse de Çarlık yetkilileri, Müslümanları “batılılaştırabilecek” olan Tatarlar’a bir süre daha bu nedenle yakınlık göstermeyi sürdürmüştür. Fakat Ruslar, 19.yüzyılın son çeyreği içinde bu politikanın tehlikelerini gördüler: Rus topraklarındaki bir Tatar gücü, yüzyılın ikinci yarısında Rusya’nın esas düşmanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ekmeğine yağ sürüyordu. Ruslaştırılması mümkün olmayan bu unsurlar Romanov Hanedanlığı için büyük bir tehditti ve öncesinde Kadimciler bir koz olarak Tatarların karşısına çıkarılsa da esas “karşı politika”, Panislamizmin kırıcısı olarak etnik özgünlük yolu seçilmişti. Etnikleştirme olarak isimlendirilen bu politikada en küçük gruba dahil kendi dilini, kültürünü yaşatma özgürlüğü verilecek hatta dili olmayan etnik gruplara yeni diller icat edilecekti. Amaç kuşkusuz bağımsızlığı desteklemek değil en önemli tehdit olarak görülen Panislamizmi, diğer bir değişle Tatar önderliğindeki bir Türkçe konuşan ve dini İslam olan halklar birlikteliğini baltalamaktı. Bu tavır ileride deyineceğimiz Stalin’in analizine de aynen uyuyordu.
İlminski’nin fikirlerinde gelişen etnikleştirme politikalarının hedefi olan azınlık grupları, özgürleştirilme umuduyla KADET’lere desteğini sunuyor fakat yönetime gelmelerinin ardından çıkardıkları anayasada “Rusya’nın birlik ve bütünlüğüne” yapılan vurguların ve kurulu düzenin devamına yönelik tavırlarını görmelerinin ardından onlardan umutlarını kesip desteklerini çekiyorlardı. İlginçtir ki Ekim devrimini gerçekleştiren kadroların aldığı halk desteğinde de aynı ton, yani özgürleştirme vaadi çok etkili rol oynamıştır. Derhal barış; toprak ekenin, su kullananın; isteklerinin yanı sıra “bütün iktidar Sovyetlere” sloganı bu umudu en çok yeşerten şeydi. Devrimin ilk yılındaki özgürlük ortamı ve bunu takip eden yıllarda iç savaşta Beyaz Ordular’a karşı kazanılan zaferin Bolşevik yönetimin iktidarını perçinlemesinin ardından şimdi yüzünü kendine çevirme ve “ne yapacağına karar verme” zamanıydı devrim kadroları için. Zira devrim konusunda inançlı ve korkusuzca hareket etseler de yönetime geldikten sonra ne yapacakları konusunda net bir fikirleri yoktu. İşte tam bu noktada Marksist ideoloji Rus Coğrafyası gerçekleriyle harmanlanarak özgün bir model ortaya çıkacaktı. Özellikle Stalin dönemi uygulamalarında en yoğun halini yaşayan bu modelin adı “Sovyet milliyetçiliği” idi. Aslında İlminski’nin fikirlerinde ve etnikleştirme politikalarındaki “Ortodoksluğun yerine Sosyalizmi koyarsak Stalin’in yaptığı şeyi tarif etmiş oluruz.
Sovyet milliyetçiliği, Sovyet tarihinin erken dönemlerinde Sovyet siyasi sınıf önderlerinin himayesinde geliştirilen, sınıf mücadelesi kavramından çıkarsanmamış, Sovyet siyasi ideolojisi içerisinde var olmuş bağımsız ve özgün bir kavramdı. Burada ilk olarak vurgulanması gereken, bahsedilen kavramın “Sovyetler Birliği’nde milliyetçilik” kavramından farklı olması. Marksist düşünce çerçevesi içinde Ulusal Sorun’un çözümünü sınıf mücadelesinden ayrı tutma konusu Stalin’in, Otto Bauer’in Ulusal sorun ve Sosyal demokrasi eserine serzenişte bulunan “Marksizm ve Ulusal Sorun(1913)” adlı makalesinde yeniden üretilerek kanımca Sovyet milliyetçiliğinin ilk adımı atılmıştır. Sonraki yıllarda Stalin’in görüşleri Lenin tarafından desteklenip onaylanınca, devrimden sonra Stalin Sovyet uluslar politikası konusunda önde gelen isimlerden biri oldu. Sovyet milliyetçiliği Stalin’in temel düşüncesini tekrarlayarak adım adım ilerledi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında “Sovyet yurtseverliği”nin icadıyla gelişimini tamamladı.
Sovyet düşüncesinde milliyetçilik kavramı ile sınıf mücadelesi arasında temel bir çelişki yaratmayan bu durum aksine milliyetçiliği kontrol eden bir özgün türdü. Kitleleri harekete geçirici bir aygıt olarak milliyetçiliği elden bırakmayan Sovyetler, milliyetçiliğin bu özgün biçimi sayesinde topraklarındaki tüm milliyetçilik akımlarını kendi kontrolleri altında tutuyorlar, “kendi milliyetçiliğini” yaratarak diğerinin yeşermesine izin vermiyorlardı. Bu özgün milliyetçilik kendi egemenliği altındaki ulusal önderlere bağımsızlık dışında çok geniş haklar tanımıştı. Yöneticiler içerideki politik iktidarlarını dışarıdan gelenleri bertaraf ederek kurabiliyor, kendi altsistemlerini yaratabiliyordu. Toprak ilkesine dayalı bu bölümlerde yaşayan ayrı halklar ise kültürel miras konusunda özgürce tartışabilirken (İbn-i Sina Tacik miydi? Farabi Kazak mıydı? Biruni kimlerdendi? Gibi) bu Rus olmayan unsurlara kendi tarihlerinde iz bırakmış siyasi kahramanlarını yaratma izni verilmiyordu. Büyük Petro veya Ivan Grozni’nin bir eşi olamazdı. Fakat tanınmış Özbek tarihçilerden İbrahim Muminov, Timur’un Özbek tarihinde “ilerici” bir rol üstlenmiş olduğunu öne sürdüğündeyse akademik görevine son verilmişti. Kültürel olarak ayrışabilen alt sistemler politik olarak ayrışamazdı. Bir başka deyişle eskiden Romanovlara duyulan sadakat, şimdi Sovyetlere duyularak bir homo-sovieticus yaratılmalıydı. Tüm bu Sovyet Milliyetçiliği politikasının yegane amacı aslında buydu.
Fragner’in de yardımıyla bu politikanın diğer önemli ve özgün niteliklerini kısaca sıralamak gerekirse:
1) Kitleleri harekete geçiren bir araç olarak kullanılması.
2) Zorla modernleştirme sürecinin ayrılmaz bir parçası olması.
3) Yerel bir milliyetçilik ya da etnosentrik bir bakış açkısından kaynaklanmamış ve sonradan icat edilip Sovyet halklarına sunulmuş olması.
4) Sovyetlerin insan mühendisliği projesinde (homo-sovieticus) merkezi bir unsur olması.
5) Amacının milliyetçi söyleme egemen olmak, milliyetçiliği tekeline almak olması.
6) Sovyet bloğu dışında da etkili olması ve Soğuk Savaş yılları boyunca Batı’nın kültürel söylemlerinde de bir unsur olarak yer alması.


Stalin için özekliğin bahşedilmesi, esas olarak “sosyalist ünitarizm” yolunda idari bir araçtı. Zira yukarıda yaptığımız listedeki beş numaralı madde de bu açıdan Sovyet Milliyetçiliği politikasının ve Stalin’in sosyalist ünitarizm gayesindeki yegane amacı oluşturuyordu. Diğer bir açıdan bakacak olursak, milliyetçiliğe hakim olan ve kendi çıkarı doğrultusunda özgün bir milliyetçilik anlayışı yaratan bahsettiğimi politika bir primative strike niteliğindedir. Küçük birimlerin kendi milliyetçiliğini yaratmasına fırsat vermeden yaratılan bir kapsayıcı ve tepeden belirleyici milliyetçilik… Lewin’in ifadesiyle bürokratik ve iç politika açısından sistemin bir hipermerkezileşme hastalığına yakalandığı Stalin döneminde uygulanan bu politika neticesinde Sovyetler Birliğinin yıkılışının ardından ortaya çıkan bağımsız devletler, halihazırda bulunan alt istemlerini koruyup onları kendi üst birimleri haline getirerek “ulus-devletlerini” oluşturmuşlardır. Taşkent’teki Karl Marx heykelinin yerini Emir Timur’unki almıştır. Timur’un resmedilişinde Lenin heykellerine olan öykünme de dikkat çekicidir.
Marksizmin geleneklerine uydurulmuş ve Marksist amaçlara hizmet etmiş olsa da, Sovyet milliyetçiliğinin Marksizm dışında bir kavram olduğu açıktır. Özellikle Stalinist politikalarda İlminski etnikleştirmesinin bir devamı yahut yeni (Sovyet) versiyonu olarak algılanabilecek bu özgün politika nedeniyle Sovyetler Birliği adeta bir “imparatorluk” sistemiyle yönetilmiş, kimi tarihçilerin kullandığı gibi “son imparatorluk” olan Sovyetler Birliği yıkılışının ardından ortaya çıkan yeni birimler de bu politikanın bir çıktısı olarak kendilerini var etmiştir. Sadece doğduğu topraklarda değil, dışarıda da –özellikle 3.dünya ülkelerinde- etkisini göstermiş, kimi ülkeler bağımsızlık iddialarında Sovyet milliyetçiliği çizgisinin sıkı takipçisi olmuşlardır: “ilerlemeci” ve “devrimci” tarihler yazarak ve hatta icat ederek ,ilahlaştırılan soyut bir halk ve onun adına her şeyi yapmaktan çekinmeyen bir iktidar.






2. Tek kutuplu Sovyet Tarihçiliğinden Çok Kutuplu Sovyet Tarihçiliğine:

Sovyetler Birliği tarihçiliğinde bir dönüm noktası olan arşivlerin açılması olayı kendinden önceki iki akım olan totalitaryen paradigma ile revizyonist yaklaşımı geride bırakıp bunlardan ayrı olarak sorulmamış soruları sorarak bu arşiv devrimine paralel olarak tarih yazımı metodlarının çeşitlenmesi ile birlikte post-revizyonist Sovyet tarihçiliğinin doğuşunun nedeni olmuştur. Polonyalı Moshe Lewin tarafından yazılan ve ilk basım tarihi 2005 olan Sovyet Yüzyılı kitabı da bu yaklaşım çerçevesinde değerlendirilecek bir “arşiv devrimi” sonrası eseridir. Kitap, Stalin üzerine odaklanmış ve dönemi anlayabilmek için hem “liderin kişiliği” hem de “koşulların kişiliği” incelenmeli yaklaşımıyla kaleme alınmıştır. Stephen Kotkin’in deyişiyle, bu dönüşüm sürecinde asıl belirleyici olan yeni ortaya çıkan dokümanların ne söylediğinden çok bu dokümanlara sorulan yeni sorular ve bu soruların sorulma sebepleriydi. Fakat önce işin başına dönüp Sovyet tarihi yazıcılığının gelişimini incelemekte fayda var.
Sovyet tarihini anlamak ve açıklamak için geliştirilen ilk büyük model, bugün Sovyet Rusya tarihçileri tarafından “totalitaryen paradigma” olarak adlandırılan, bu okula mensup sosyal bilimcileri tercih ettiği isimle “sovyetoloji”, büyük ölçüde Soğuk Savaş koşulları altında ve keskin bir anti-komünist hissiyat ile şekillenen bir yaklaşımdır ve esasen toplumdan ayrı ve onun üzerinde hüküm süren ceberrut bir devlet tahayyülüne sırtını dayar. Ford, Carnegie, Rockefeller gibi büyük vakıfların da desteklediği Sovyetolog akademisyenler Harward, Columbia, University of California, University of Washington gibi üniversitelerde kurulan özel enstitülerde çalışmakla birlikte CIA, FBI, Amerikan Hava Kuvvetleri ve diğer bazı resmi kuruluşlarla yakın ilişki içinde olmuşlardır. Bu durum açıkça göstermektedir ki bir antitez ve ABD resmi politikası olarak gelişen akım, düşmanı olduğu sistemi ve ülkeyi elindeki sınırlı kaynaklarla açıklamaya ve yermeye meyletmektedir. Bu akıma göre Sovyetler Birliği’ndeki dışarıya kapalı, otoriter ve baskıcı rejimin yönetim aracı terördür ve bu paradigmanın devrime bakış açısı, Ekim devriminin herhangi bir sosyal sınıfın desteğinden yoksun, mevcut kaos ortamını ustaca değerlendirmiş küçük fakat iyi örgütlenmiş radikal bir grubun eseri olduğu yönündedir. Sovyet propaganda materyallerinde olduğu gibi totalitaryen okulun çalışmalarında da Sovyet rejimi yekpare, kararlı, güçlü ve toplum üzerinde son derece etkili olarak tarif edilmiştir. Gözle görünen bilgiler ve tek taraflı politik kaynakların dışında totalitaryen paradigmanın bilimsel olarak nitelendirilebilecek ana malzemesi Harward Sözlü Tarih projesi kapsamında Rus göçmenlerle yapılan mülakatlardır.
1960’ların sonundan itibaren Amerikan dış politikasının içine girdiği kriz süreciyle birlikte bu paradigma cepheden eleştirilmeye başlanmıştır. Sosyalist sistemin kuruluşunu, işleyişini ve sürekliliğini sadece propaganda, baskı ve terör ile açıklamanın mümkün olmadığını savunan bu yeni eleştirel akım “revizyonizm” adıyla anılır. Akımın ana kadrosunu oluşturan “tarihçiler” bu bahsettiğimiz Harward Sözlü Tarih projesi kapsamındaki kaynakların güvenilirliğini sorgulayarak alternatif kaynakları kullanmaya yönelmişlerdir. Kısmen de olsa Sovyet kaynaklarından bir şekilde yararlanan bu akım yeni sorular sorarak yeni cevaplar almış, analiz düzeyini mikro tarih seviyesine çekmeye çalışmıştır. Örneğin ilk revizyonistlerin hararetle tartıştıkları konulardan biri Ekim devriminin sosyal temelleri meselesidir. Bir başka örnekte de emek tarihçileri, totalitaryen okulun iddia ettiği gibi Stalinist politikaların halk desteğinden yoksun oluşunu halkın terör ile sindirilmiş olmasına değil Stalinist endüstrileşme politikalarının sınıf dayanışmasını zayıflatacak uygulamaları da beraberinde getirdiğine bağlamaktadır.
Dönüm noktası Stephen Kotkin’in 1995’te yayımlanan Magic Mountain: Stalinization as a Civilization adlı çığı açıcı çalışması olan Post-revizyonist sürecin Sovyetler Birliği’nin yıkılışı, Soğuk Savaş etkisinin ortadan kalkması ve arşivlerin açılması ile birlikte başladığını, Sovyet Rusya tarihçilerinin klasik revizyonist-totalitaryen ikiliğini aşıp her iki paradigma tarafından sorulmamış yeni soruları sormaya başlayarak geliştiğini söyleyebiliriz. Bu noktada analiz düzeyi devlet yahut toplumdan direk bireye kadar inmiştir. Örneğin Kotkin’in eseri dünyanın en kolay erişebilen demir cevherini çıkartmak ve işlemek amacıyla 1929 yılında kurulan iki yüz bin kişilik dev bir endüstri şehrinin mikro tarihidir. Şüphesiz ki bu eseri yazabilmeyi sağlayan en önemli araç da hem devlet arşivlerinin hem de yerel arşivlerin kullanıma açılmasıdır. Yakın dönemde Sovyet tarihi, Rus diline hakim bir tarihçi açısından, arşivlerin açılması ile birlikte bir “bilgi okyanusuna” dönüşmüştür.
İşte bu bilgi okyanusundan topladığı veriler ışığında kayda değer bir dönem analizi olarak ortaya çıkan Sovyet Yüzyılı kitabı başta da değindiğimiz gibi Stalin dönemi odaklıdır. Özellikle 1930’ları değerlendiren yazar dönemin ana başlıklarını şu şekilde özetliyor ve bunu özetlerken de dönemin resmi belgelerini, mektupları, konuşmaları kullanıyor: kentleşme, sanayileşme, kolektivizasyon, temizlik hareketleri ve göstermelik mahkemeler, eğitimin yaygınlaşması demagojiyle kültürün değersizleştirilmesi, enerjilerin ve insanların seferber edilmesi, hayatın pek çok alanında suçun yaygınlaşması, yeni idari yapılar kurma telaşı… Stalinist dönemin temel iki özelliği olarak Stalin’in kendi hükümet yöntemlerindeki kişisel keyfilik ve despotizm ile Sovyet hükümetinin bürokratikleşmesi ve parti, Sovyet, devlet yönetiminin iç içe girmesidir.
Arşivlerin kullanımı Lewin’in eserindeki Toplumsal Hareketlilik ve Sistematik Paranoya başlıklı bölümde net olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bölüm nüfus hareketlerini ve sosyo ekonomik konjonktürü ele alıyor, araç olarak da başta nüfus sayımları olmak üzere çeşitli resmi kaynakları kullanıyor, rakamları karşılaştırarak derinlemesine bir analiz sürecine giriyor. Varsayımlar üzerinden yapılan çıkarsamaların yerini istatistikler üzerinden yapılan doğrudan karşılaştırmaların aldığı bu dönemin tipik bir eseri konumda olan Sovyet Yüzyılı kitabı, yazar Lewin’in her ne kadar totaliteryan paradigmadan etkilendiği gerçeği göz ardı edilmeyecek olsa da arşiv devriminin ardından yazılan Post-revizyonizm çerçevesinde incelenecek bir eserdir. Çağdaşlarından ayırt edici özelliği ise mikro tarih yerine Sovyet sisteminin genel bir haritasını çıkarmak oluşu ve makro bir bakış açısını devam ettirme yaklaşımı olabilir. Zira kitabın sonuç bölümündeki son başlığın ismi de bu fikrimi doğrulayacak niteliktedir: Sovyet sistemi neydi?
Sonuç olarak 20.yüzyılın ikinci yarısında başlayan Sovyet Rusya tarihçiliğinde hakim paradigmalar totalitaryen paradigmadan, revizyonizme, oradan da post revizyonizme doğru evrilmiştir. Bir önceki tarih yazımı ekollerinin birikimlerinden de faydalanan yeni ekoller temelde eski metodlara eleştirel bakmış ve yeni sorulara yeni cevaplar aramıştır. Arşivlerin açılması ile birlikte bu dönüşüm süreci önceki dönemlerin çok ötesinde bir akademik üretim hızıyla bugün halen devam etmektedir. Elit merkezli ilk dönem paradigmasından, halk kitlelerini ve sosyal sınıfları merkeze alan bir bakış açısına evrilen tarih yazımı içinde siyasi bağlamı öne çıkaran yaklaşım yerini iktisadi, kültürel ve sosyal bağlamları vurgulayan ve bunların politikayla olan ilişkilerinin altını çizen bir anlayışa bırakmıştır.





3. Milliyetler Politikasının Evrimi:

Rus hanedanlığı bünyesindeki toprakların genişleyerek ülkenin bir imparatorluğa dönüşmesi sonucu içinde barındırdığı halklar içinde en büyük nüfusa sahip olan Tatarlar’dı. Rus nüfusun ardından ikinci büyük nüfusu oluşturan tatarların bir kısmı Ruslaştırılmış fakat kalan büyük kesim kültürünü ve dilini devam ettirmekteydi. Üstelik Tatarlar, Rus coğrafyasında bir Panislamist hareketin öncülüğünü yapmaya başlıyorlar, bu birleşme fikri İsmail Gaspıralı’nın faaliyetlerinde vücut buluyordu. Ruslar, gerici İslam’ın din adamlarına karşı hoşgörülü olmakla birlikte bu panislamist hareket onla için ciddi bir tehditti. Çünkü içerisinde milliyetçi unsurlar barındıran bu düşünce akımı eğer dönemin en büyük dış tehdidi Osmanlı İmparatorluğu faktörüyle birlikte hareket ederse hanedanlığın ve ülkenin geleceği karanlık gözükmekteydi. Çarlık, bu birleşme ve rakip güç oluşturma fikrinin karşına bahsettiğimiz gerici İslam önderlerini koysa da bu hamle kalıcı etkiler yaratacak ve sonuca ulaştıracak bir çözüm değildi. O nedenle Gaspıralı’nın “dilde,fikirde,işte birlik” projesinin karşısına İlminski’nin “etnikleştirme” projesi çıkartıldı. Amaç Tatarlara ayrı bir kimlik vererek (ve diğer halklara da) onları Türklük yahut İslam kimliğinden soyutlamak ve özgünleştirmekti.
Etnikleştirme (milliyetler) politikası İlminski’nin ilk çalışmalarından itibaren Orta Asya’da ve Kafkaslarda çeşitli suni halkların oluşturulması, toprağa ve dile bağlı bir sınıflama ve tanımlamanın yapılması, son aşamada ise siyasal ve stratejik bir mantıkla toprakların bölünüp ayrıştırılarak yönetilmesi üzerine kurulmuştu. Fakat devrimin hemen ardından Bolşevik liderler fikir ayrılığına düşüyordu. Lenin “eski usul bir imparatorluk otokrasisi” kurma yanlısı olarak gördüğü Stalin’e karşıydı. Bir mektubunda açıkça “Rus şovenizmine savaş ilan ediyorum” dese de Lenin ve milliyetler politikasının toptan değiştirilmesi gerektiğini savunan Troçki mağlup olmuş, Stalin kazanmıştı. Böylelikle Stalinizmin oluşumundaki birinci aşama tamamlanıyor, iktidar Stalin’e geçiyor ve ikinci safha olan temizlik hareketleri sonucunda tarihsel partinin imha edilmesi ve tarihin yenide yazılması süreci başlıyordu. 30’lu yılların sonuna gelindiğinde Nazi tehdidinin Stalin’in eline verdiği “Alman unsurlarla işbirlikçilik ve ajanlık suçlaması” kozunun da önemli yardımıyla son büyük temizlik hareketi yapılıyor ve 1939 yılına gelindiğinde devrim kadrolarından Stalin dışında kimse kalmıyordu. Süreçteki üçüncü ve son safha ise ideolojik yükümlülükten vazgeçerek Çarlık ideolojisiyle karşılaştırılabilecek milliyetçi bir “büyük güç” ideolojisine sarılarak bunun simgelerini benimsemekten oluşacaktı. Ve Stalinizmin bu son dönemindeki değişim yüksek oranda 2.Dünya Savaşı sonrası yaşanan bir zihniyet değişiminin sonucuydu.
Nazi işbirlikçiliği suçlaması her ne kadar Stalin’in iktidar yöntemi konusunda işine gelen bir koz olsa da Rus olmayan unsurlara karşı Nazilerin ilgisi gerçek dışı bir şey değildir. Özellikle bir çok siyasetçi ve entelektüel büyük bir başkaldırı için Nasyonel Sosyalistlerce Stalin’e karşı cesaretlendiriliyordu. 2. Dünya Savaşın Rusya’ya da sıçraması bu ihtimal halinde olan tehdidi somut bir hale dönüştürüyor, kritik bölgedeki Rus olmayan unsurlar, Rus coğrafyasındaki Sibirya gibi iç bölgelere sürülüyordu. Ayrıca savaş sırasında ele geçen Sovyet askerlerinden oluşturulan Alman lejyonları Sovyet ordusuna karşı savaştırılıyordu ve Stalin bu lejyonlardaki askerlerin tavrını “büyük kardeşleri” olan gelişmiş ve ileri Rus halkına karşı işlenmiş “kolektif bir ihanet” olarak adlandırılıyordu.
Bu lejyonlar her ne kadar savaşın gidişatına çok az etki etse de savaş sonrasında Stalin’in görüşlerini ve politikalarını –özellikle milliyetler politikasında- derinden sarsacaktır. Stalinizmin içinde şekillenen milliyetler politikasının Sovyet milliyetçiliği ve homo-sovieticusu yaratma çabasından Rus şovenizmine doğru evrilişi aslında bize Stalin’in Sovyetler Birliği’nin içindeki yapısal sorunlarla başa çıkmakta yaşadığı zorluğu göstermektedir. Yönetilmesi gereken “ötekiler” konusu imparatorluk döneminden beri tarz-ı siyaset açısından hep bir sorun olmuştur. Ancak 2.Dünya Savaşı’nın ardından muzaffer tek adam olarak çıkan Stalin için bir şeyleri değiştirmenin vakti gelmiştir. Savaş sırasında Rus olmayan unsurların tavrı, Rusların gözünde güven kaybına yol açmış ve artık Rus hakimiyetinin ötesinde, Ruslara duyulan sadakat temelli bir Sovyetler Birliği anlayışına geçiş olmuştur. Merkezi otoritenin müdahale yeteneği ve savaş galibiyetinin iç politikada yarattığı meşruiyetten alınan güç ile birlikte sadakat ilişkilerine bağlı yeni otonom bölgeler kurulmaya başlanmıştır. Aslında Stalinizm içinde evrilen ve en büyük kırılma noktasını 2.Dünya Savaşı ile yaşayan milliyetler politikasının son hali Kremlin’de Kızılordu şerefine verilen bir resepsiyonda Stalin’in kadehini kaldırırken kurduğu cümlede kendini özetler: “Kadehimi tüm Sovyet halkına; ama her şeyden önce Rus halkının sağlığına kaldırmak istiyorum!”

Kronstadt İsyanı


KRONSTADT İSYANI


Sovyet Rusya tarihine Kronstadt olayı olarak geçen isyan devrim sırasında kilit rol oynayan ve “devriminin onuru” olarak adlandırılan Kronstadtlı denizciler önderliğinde 1921 yılının Mart ayında, Bolşevik hükümetin otoriter tutumuna karşı “özgür Sovyetler sloganı” ile başlayan ve 16 gün yaşayan ihtilalci bir komün kurulan isyandır. Uzun ve vahşi bir mücadeleden sonra Bolşevik hükümet isyancılara boyun eğdirmiştir. Dönemin gerçekleriyle yakından ilgili bu isyanın önderlerinin Troçki’nin en yakın muhafızlarını seçtiği Kronstadt denizcileri olması ve her ne kadar “beyaz ordular” ile dış bir bağlantı kurulmak istense de içten doğan, “kendiliğinden” bir hareket olması bu olayı bir dönüm noktası haline getirir. Bir yanda, tarih boyunca bütün tutkulu idealistler gibi, geçmiş çağa ve iktidarın zorunlulukları tarafından kirletilen ideallerin temizliğine yeniden kavuşmayı özleyen, ihtilalci tutkuya sahip denizciler vardır. Diğer yanda, kanlı bir iç savaştan zaferle çıkmış, otoritelerine herhangi bir yeni meydan okumaya hoşgörü göstermeyecek Bolşevikler bulunmaktadır.
Lenin’in, iktidara geldiklerinden beri yaşadıkları en ciddi kriz olarak bahsettiği ve “gerçeğe bundan iyi ışık tutan bir şey olamazdı” dediği isyan, Savaş komünizmi ekonomi-politiğinden yeni ekonomik politikaya geçişe işaret eden daha geniş bir krizin parçasıdır. 12 Ekim’de Polonya ile imzalanan ateşkesten 3 hafta sonrasında beyaz ordu generallerinin sonuncusu olan Baron Peter Wrangel’in ordusunun da bertaraf edilmesiyle ülkeyi kana boğan ve rejimin hayatını belirleyen iç savaş Kızıl ordu tarafından kazanılmış oldu. Bu savaş sırasında uygulanan savaş komünizmi, zorlama ve muharebenin sert baskısına dayanan, köylünün artı ürününe Kızıl ordunun ihtiyaçları için el koymak üzere yiyecek müfrezeleri oluşturarak uygulanan bir anlamda ekonomik seferberlik politikasıdır. Fakat bizzat Lenin’in de daha sonra itiraf edeceği gibi bu müfrezeler kimi zaman sadece artı değere değil, köylünün geçimini sağlamak için ihtiyacı olan ürünlere de el koyuyordu. Bu el koymaların sağladığı lojistik imkanların etkisiyle savaşın kazanıldığına şüphe yoktur fakat iç savaşın ekonomik faturasını köylüye yüklemenin kaçınılmaz bedeli de köylünün yabancılaşması olacaktır.
Devrim öncesi söylemlerden beklenilen şey toprağın kullananlar arasında paylaştırılmasıydı. Evet, Bolşevikler topraktaki asilleri kovmuşlardı ama şimdi bu zorlayıcı tedbirler asillerin zulmünün yerini almıştı. Ayrıca köylüler bazı büyük aristokrat toprakları üzerinde kurulan devlet çiftliklerinden de rahatsızdılar. Bu nedenlerle köylüler yönetici partiye keskin bir antipati duymakla birlikte, eski toprak sahiplerinin geri gelmesinden kaynaklı korkuları daha ağır basıyor, savaş komünizminin ekonomik baskısının iç savaşın sona ermesi ile biteceğini umuyorlardı. Fakat öyle olmadı. Bolşevik hükümet ekonomiyi normalleştirmek için pek acele etmiyor, tehdit ortadan kalkmasına rağmen yiyecek müfrezeleri el koyma seanslarına devam ediyordu. Bu sebeple 1920 Kasım’ıyla 1921 Mart ayı arasında çok sayıda kırsal patlama meydana geldi. Yalnızca 1921 Şubat’ında, yani Kronstadt isyanı arifesinde, Çeka , ülkenin çeşitli yerlerinde 118 köylü ayaklanması meydana geldiğini rapor ediyordu. Köylülerin çektikleri, savaş komünizminin kırsal alanlardaki etkisini köylere gelerek kendi gözleriyle gören şehirli işçiler arasında da son derece güçlü bir tepkiye yol açmıştı. Ve bu memnuniyetsizlik, işçi ve köylülerden hızla, ordu ve donanmadaki plebyen kuzenlerine yayıldı. Şehirlerde yükselen rahatsızlık, endüstriyel ajitasyon ve ordudaki hoşnutsuzluk dalgası, 1921 Mart’ında, Kronstadt’da patlama noktasına geldi.
Soğuk geçen 1920-21 kışında açlık ve sert geçen savaş komünizmi uygulamalarına 22 Ocak’ta hükümetin, şehirler için zaten yetersiz olan ekmek tayınlarının acilen üçte bir oranında kesileceğini açıkladığı bir karar eklenince patlamanın ilk işaretleri verildi. Her bölgede kontrolsüz tepkiler niteliğinde küçük çaplı isyanlar çıkıyor işçilerin üzerine Kursanty birlikleri sevk ediliyordu. Resmi makamlar düzenli ordu birliklerinden çok, yakın yerlerdeki askeri akademilerde okuyan bu subay okulu öğrencilerine güveniyordu. Ayrıca asayiş tesisinde görev almak üzere bütün parti üyeleri sorunlu bölgelere seferber edilmişti. Bu bölgelerden biri de grev dalgası ile çalkalanan ve hem eski başkent hem de Kronstadt’a en yakın şehir olan Petrograd idi. Çeka tutuklamalarının ve silahlı kuvvetin yanı sıra Petrograd parti örgütü ve sovyetinin başkanı Zinovyev tarafından köylülerin ürünlerine zorla el koyma yerine ürün üzerinden vergi alınması planının eli kulağında oluşu, hükümetin yurtdışından 300.000 ton kömür aldığını ve pek yakında ülkeye ulaşacak bu kömürün yakacak sıkıntısını gidereceğini bizzat duyurması şehirdeki isyan dalgasını yumuşattı. Kitlesel hoşnutsuzluğa diğer her şeyden çok daha fazla açlık ve soğuk yol açtığı için verilen bu ödünler işçilerin işe dönmelerini sağladı. 2-3 Mart’ta şehrin hemen hemen grevdeki bütün fabrikaları çalışmaya başladı. Yine de hükümetin asayişi sağlamak için askeri güç kullanmasının rolü inkar edilemez. Etkin bir liderlikten yoksun ve moral açısından açlık ve soğuğun etkisiyle de düşük seviyede olan bu tepkiler aslında hiçbir zaman rejime karşı bir silahlı ayaklanma noktasına gelmediler ve nasıl aniden başladılarsa yine öyle aniden sona erdiler. Biri hariç…
Anakaradan tecrit edilmiş olan Kronstadt, Baltık’taki diğer kardeş üstlerden daha güçlü bir primitif anarşist isyan kalesi olmuştur. Tıpkı ülkenin diğer yerlerinde olduğu gibi donanmada da o dönemde yiyecek ve yakacak sıkıntısı baş göstermiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gemi komitelerini tasfiye etme ve atanmış komiserlerin merkezi otoriteyi yerleştirme çabaları Baltık Donanması’nda bir protesto fırtınasına yol açıyor, dıştan dayatılan disiplinden tiksinmeleriyle ün salmış denizcilere göre disiplini geri getirme yönündeki her girişim 1917’de uğruna mücadele ettikleri özgürlüğe ihanet anlamına geliyordu. Onlar devrimin hemen sonrasında olduğu gibi yönetimin öz inisiyatiflerine bırakılmasının daha etkili olduğunu düşünüyorlardı. Tüm bunlara ailelerini ziyaretleri sırasında anakarada gördükleri acıklı manzara da eklenince 1921’in Ocak ayında 5.000 Baltık bahriyelisi Komünist parti üyeliğini kartlarını yırtarak terk etti.
Anakaradaki durumu daha iyi görmek için Petrograd’a gönderilen temsilci heyet 28 Şubat’ta gördükleri sahnelerden öfkeye kapılmış şekilde Kronstadt’a döndüler ve Petroravlovsk’un güvertesinde yapılan tarihi toplantıya bulgularını sundular. Geminin kıdemli başyazıcısı ve birkaç gün içinde patlak verecek isyanın lideri Petrichenko filo toplantısı başkanı imzasıyla, toplantıda alınan kararlardan oluşan 15 maddelik bir deklerasyon hazırladı. 1 mart günü Petroravlovsk kararları Ekim devrimi sürecinde tam bir doğrudan demokrasi sahnesi şeklinde çalışan Çapa Meydanı’nda okunarak bahriyelilerin kabulüne sunuldu ve böylece olaylar bir isyana doğru hızla yol almaya başladı. Ertesi gün Kronstadt sovyetinin yeni seçimini düzenlemek üzere bir konferans toplanması isyanın başlaması yönünde ileri bir adım oldu. Bir önceki günkü karar açıklaması sırasındaki sert üslubunu 2 mart günü yapılan konferansta da sürdüren Baltık Donanması Siyasi komiseri Kuzmin ve yerel sovyetin başkanı Vasilev ile birlikte Kronstadt filosu komserini tutuklayarak salondan dışarı çıkarmaları ve konferansın sonunda geçici ihtilalci komite adında bir isyan komitesi kurmaları ile Kronstadt hareketi bir protesto boyutunu aştı. İsyan başlamıştı.
Daha sonra 15 kişiye çıkacak idari heyet tamamen sıradan bahriyeliler ve işçilerden oluşmaktadır ve subaylar isyan boyunca kesinlikle danışman düzeyinde kaldılar. Ayaklanma boyunca dizginleri sıkı bir şekilde elinde tutan geçici ihtilalci komite, doğru ve uygun olsalar bile uzmanların tavsiyelerini mütemadiyen reddederek onlara olan güvensizliğini ortaya koyuyorlardı. Petroravlovsk ve Sevastopol savaş gemilerini buzlardan kurtarmayı ve aynı zamanda buz kırma işlemiyle adanın etrafında bir nevi su hendeği oluşturarak muhtemel bir piyade işgalini önlemeyi önerseler de hem gemileri hareket ettirmenin mümkün olmadığı gerekçesi hem de hendek oluşturulsa bile suyun yeniden donacağı ve hendeğin kapanacağı gerekçesiyle iki öneri de reddedildi. Kış aylarında denizin buz tutması ada ile anakara arasında uzun, düz ve kesinlikle üzerinde yürüyecek askerlerin korunmasız, açık hedef olacağı bir alan olmasına sebebiyet veriyordu. Bu nedenle piyade saldırıları sırasında çok kayıp verileceği için hükümetin silahlı gücü beklemedeydi. Bu sırada hem kan dökmeden bir çözüm bulunabilirdi hem de sert bir saldırı için orduya yeterince takviye yapılabilirdi. Zaman aleyhe işliyordu, buzlar eridiğinde adanın savunması güçlenecekti ve isyanı durdurmak için artık çok geç olacaktı. Bu durum ise Beyaz orduların yapamadığı etkiyi yapacaktı. Kronstadt’lı isyancılar tüm faaliyetleri boyunca kesinlikle bir dış yardım almamışlardı fakat Bolşevik hükümet onları ihanet ile suçluyor ve Beyaz Ordu ile karşı devrimin maşası olarak lanse ediyordu. İsyan bastırıldıktan sonra bu konu hakkındaki suçlamaları temellendirecek deliller bulunamadı elbette ama şöyle bir gerçek herkesin kabulüdür: Bolşevik hükümetin karşısında yer alan bu denizcilerin amacı onları devirmek ve Sovyetlerin özgür ruhunu geri getirmekti. Yalnız bu hamlenin yaratacağı kaos ortamında muhakkak başka bir otorite çıkıp yeniden düzeni sağlamaya meyledecek ve bu muhtemelen sağ kanattan bir otorite olacaktır. Yani beyaz orduların saplayamadığı bıçağı devrimciler kendi kendilerine saplamış olacaklardır. 15 martta 10.kongrede Lenin’in ifadesiyle bu isyan “beyaz muhafız komplosunun ötesinde bir küçük burjuva karşı devrimi, küçük burjuva anarşist kendiliğindenciliğidir.” Eğer bastırılmaz ise bir askeri isyandan çok fazla şeye mal olacaktır. İşte bu gerçeklikten yola çıkarak Troçki’nin ifadesiyle “bahriyeli yoldaşlarımız isyanın nelere yol açtığını kendi gözleriyle görsünler diye sonuna kadar bekledik” diyor fakat buzların erimesi tehdidine karşılık saldırı başlıyordu. 5 martta yayımlanan sert ültimatomda isyancıların teslim olması isteniyor fakat aynı sertlikte bir yanıt alınıyordu. Verilen süre 7 martta bitiyor ve akşam 6.45 te kuzey sahilindeki bataryalardan Kronstadt’a açılan ateşle sıcak temas başladı. İlk etapta girişilen bu saldırı ve özellikle piyade atakları başarılı savunmayla püskürtüldü ve hükümet birlikleri ağır kayıplar verdi. 10 martta Troçki durum hakkında bir raporla Moskova’ya döndü ve raporunu Onuncu Kongre’nin kapalı oturumuna sundu. O akşam 300 delegenin gönüllü olarak cepheye gidişi durumun ciddiyetini göstermektedir. İlk haftasında tam bir başarı sergileyen Kronstadt isyancıları bu isyan dalgasının anakaraya yayılmasını umut ediyorlardı fakat bekledikleri olmadı. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Petrograd’da zor kullanarak ve ekonomik vaatlerle hayat normale dönmeye başlamıştı. En kritik gün ise 15 mart günüydü. Moskova’da kongre, ürünlere zorla el koyma yerine ayni vergiyi kabul etti. Haberin etkisi olağanüstü oldu. Savaş komünizminin bittiğinin işareti olan bu karar Kronstadt isyanının en büyük dayanağını kırmış oldu. Üstelik dışarıdan yardımı reddeden isyancıların cephaneleri ve yiyecekleri de tükeniyordu. Rüzgar hükümet kuvvetlerinin lehine dönüyor saldırılar karşısında artık tükenen savunma çöküyor, 17 mart gecesi karanlık bastırıp göz gözü görmez olunca ihtilalci komitenin içlerinde Petrichenko’nun da bulunduğu 11 üyesi buzların üzerinden Finlandiya’ya kaçıyordu.
Yeniden özgür Sovyetler sloganıyla Bolşeviklerin otoriter eğilimine karşı açlık ve soğuğun verdiği sıkıntının da psikolojik yardımıyla isyan eden denizciler anakarada bir isyanın fitilini ateşlemek yerine savunmada kalıp o fitilin kendini ateşlemesini beklemişler ve bu isyanın tüm coğrafyaya yayılmasından korkan hükümetin aldığı önlemler (en önemlisi 15 Martta alınan karar) ve sert askeri müdahale sayesinde isyan bastırılmıştır. Sovyet donanması bütün muhalif unsurdan temizlenerek gelecek yıllardaki güvenirliği acilen garanti altına almak adına deniz harp okulları genç komünistlerle dolduruldu. Kronstadt komitesinin Finlandiya’ya kaçtığı 17 Mart gecesi Sovyet Rusya’da türünün sonuncusu olan Menşevik Gürcü hükümeti de düştü ve Batı Avrupa’ya sürgüne gitmek üzere Karadeniz’deki Batum Limanı’ndan ayrıldı. Böylece Kronstadt, otoriter rejimlere karşı ortaya çıkan bütün yenilmiş ayaklanmalar gibi, hedefinin tam tersi bir sonuç elde etmiş oldu: Halkın özyönetimine dayanan yeni bir dönem yerine, eskisinden çok daha sıkı bir Komünist diktatörlük altına girmesi.






Komite Üyeleri

1. PETRICHENKO, kıdemli yazıcı, Petroravlovsk savaş gemisi.
2. YAKOVENKO, telefon operatörü, Kronstadt bölgesi.
3. OSOSOV, makinist, Sevastopol savaş gemisi.
4. ARKHIPOV, kıdemli makinist.
5. PEREPELKIN, elektrikçi, Sevastopol savaş gemisi.
6. PATRUSHEV, kıdemli elektrikçi, Petroravlovsk savaş gemisi.
7. KUPOLOV, kıdemli tıbbi yardımcı.
8. VERSHININ, denizci, Sevastopol savaş gemisi.
9. TUKIN, işçi, elektro-mekanik fabrikası.
10. ROMANENKO, tersane bekçisi.
11. ORESHIN, üçüncü işçi okulunda yönetici.
12. VALK, bıçkıhane işçisi.
13. PAVLOV, mayın fabrikası işçisi.
14. BAIKOV, müstahkem mevkiler arası ulaşım şefi.
15. KILGAST, denizaltı harita uzmanı.




PETRORAVLOVSK KARARLARI


1. Bugünkü Sovyetlerin işçilerin ve köylülerin isteklerini ifade etmediği gerçeği göz önüne alınarak, öncelikle bütün işçilerin ve köylülerin ajitasyon özgürlüğü ve gizli oy kullanma hakkı temelinde derhal yeni seçimlere gidilmelidir.
2. İşçilere ve köylülere, anarşistlere ve sol sosyalistlere basın ve konuşma özgürlüğü verilmelidir.
3. İşçi sendikaları ve köylü örgütleri için toplantı özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.
4. İşçilerin, kızıl ordu askerlerinin, Petrograd, Kronstadt ve Baltık bölgesi denizcilerinin Partili olmayanlar konferansının 10 Mart 1921 tarihinden geç olmamak üzere toplanması için çağrı yapılmalıdır.
5. İşçi ve köylü hareketleriyle bağlantı içindeki bütün işçi, köylü, asker ve denizci mahkumlara olduğu kadar, bütün sosyalist partilerden politik mahkumlara da özgürlükleri geri verilmelidir.
6. Toplama kamplarında ve hapishanelerde tutulanların davalarını gözden geçirmek üzere bir komisyon seçilmelidir.
7. Hiçbir partiye fikirlerinin propagandasında özel ayrıcalıklar verilemeyeceği ya da bu amaçla devletten mali destek sağlanamayacağı için bütün politik bölümler ilga edilmelidir. Bunların yerine, devlet tarafından finanse edilen ve yerel planda seçilen kültürel ve eğitsel komisyonlar kurulmalıdır.
8. Bütün yol kesme müfrezeleri derhal lağvedilmelidir.
9. Sağlığa zararlı işlerde çalışanlar hariç bütün işçilere eşit tayın verilmelidir.
10. Bütün ordu dallarındaki Komünist savaş müfrezelerinin yanı sıra, fabrika ve atölyelerde iş başında bulunan Komünist muhafızlar ilga edilmelidir. Böyle muhafızlar ya da müfrezeler, gerekli görüldüğü takdirde, askerlerce atanmalı ve fabrikalarda işçilerin kararına göre belirlenmelidir.
11. Köylüler, işçileri çalıştırmamak koşuluyla, kendi araçlarıyla topraklarını tam bir özgürlükle işleyebilmeli ve hayvanlarına sahip olabilmelidir.
12. Ordunun bütün kesimlerinin olduğu kadar subay okulu öğrencisi yoldaşlarımızın da önerilerimizi onaylamalarını bekliyoruz.
13. Basının önerilerimize en geniş yeri vermesini talep ediyoruz.
14. Seyyar bir kontrol bürosu atanmalıdır.
15. Kendi emeğiyle üretim yapan zanaatkarlık serbest bırakılmalıdır.

PETRICHENKO, Filo toplantısı başkanı

PEREPELKIN, Sekreter

Darwin ve Beagle Serüveni Kitabı Üzerine




ESER ÜZERİNE

Alan Moorehead in Robert Ladnitz için hazırladığı bir film senaryosundan yola çıkılarak hazırlanan Darwin ve Beagle Serüveni kitabı; ister Darwinizmin her yönü ile ilgilenmiş bir bilim adamı olsun isterse bu konu hakkında daha önce hiçbir fikri olmayan meraklı bir okur olsun herkese, akıcı bir dille ve zihninizde size de bu yolculuğu yaşatacak kadar canlı betimlemelerle, eline alanı kısa bir süre içinde etkisi altına sokup bir sonraki sayfaya geçmek için can atmasını sağlayacak keyifli bir macera vaat ediyor. Görsel materyaller ile de bolca desteklenen bu kitap tarihsel süreci doğrusal şekilde takip ederek bir bilim adamının yaşamının küçük bir tercihle nasıl değişeceğini ve bilimsel kimliğinin, görüşlerinin nasıl şekilleneceğinin açık bir örneğini sunmaktadır bize. Ki bahsettiğimiz bilim insanı kendinden sonra görüşleriyle tüm dünyada bir çok şeyi kökten sarsacak ve bir çok tabuyu alaşağı edecek olan Charles Darwin olunca bu kişisel şekillenme sürecini okumak daha da bir keyifli oluyor. Kişisel olarak Türlerin Kökeni’ni henüz okumamış olmaktan mutlu oldum çünkü öncelikle bu serüveni okumak ve sonrasında Darwin’in eserlerine göz atmak muhtemelen daha efektif olacak benim için.

Kitabın tasvir ettiği ve seyahatte oluşan bilimsel metod konusundaki analizimi yaptıktan sonra okurken not aldığım ve işaretlediğim yerleri tarihsel yahut konusal sırayla ve tasnifle değil beni etkileyişi gibi dağınık ve kişisel bir bakışla inceleyeceğim. Sonunda ise Darwin’in karakter olarak geçirdiği değişim ve gelişimin ufak bir haritasını çıkartıp bu çalışmayı sonlandıracağım.


METOD ÜZERİNE

Ortalama bir öğrenci olan ve bir bilim adamı olmaktan çok bir kilise adamı olmayı hedefleyen Charles’ın hayatının dönüm noktası Kaptan FitzRoy yönetimindeki HMS Beagle gemisinin Güney Amerika kıtasında yapacağı haritacılık çalışmaları sırasında geminin “doğa bilimcisi” olarak onlara eşlik etmesi için davet edilmesi oldu. Yaşadığı dünyadan kuşkusu olmayan ve onu değiştirmeyi aklına pek getirmeyen Charles’ı arkadaşlarından ayıran en büyük özelliğinin doğa bilimlerine duyduğu olağanüstü ve coşkulu ilgi olmasına karşın kendisini hiçbir zaman ciddi ve profesyonel bir doğa bilimci hatta herhangi bir bilimsel iş için uygun bir kişi olarak düşünmemişti; o rahip olacaktı ve bu tuhaf öneri bütün planlarını alt üst ediyordu. Rahip olmadan önce keklik avlamayı ve Kanarya adalarına seyahat etmeyi planlamıştı fakat bu kadarını değil. Farklı nedenlerden ötürü karar konusunda git geller ile geçen bir karar sürecinin ardından 27 Aralık 1831 de kendini geminin içinde ve denizde buldu. Bir denizci olmaması hatta denize hiç de alışık olmamasından ötürü gemi daha önceki iki tarihte – önce 10 daha sonra 21 aralıkta- Plymouth’dan demir almış fakat geri dönmek zorunda kalmıştı çünkü Darwin’i deniz tutmuştu. İlk durakları olan volkanik bir adaya geldiklerinde yazarın Darwin ile ilgili yazdığı iki cümle bizim onun bilimsel yönteminin en önemli noktasını kavramamızı sağlıyordu:



Darwin işe başlamıştı bile. Notlar alıyor, ilginç bulduğu şeyleri topluyor, gözlemliyor, hiçbir şeyin dikkatinden kaçmasına izin vermiyordu: Kuşlar manzara, yerliler, toprak ve bitkiler…


Görüldüğü üzere Darwin bir hipotezin peşinde koşan ve dedüktif yöntemi benimseyen bir tavırda değildi. Seyahat boyunca indüktif yöntemi kullanmış, sürekli gözlem, analiz ve veri toplama işi ile uğraşıp seyahatten sonra kalan ömrünü bu bulguları sınıflandırarak ulaştığı genellemeler ile tezini oluşturmuştur. Bay Darwin veri toplama işine öylesine dört elle sarılmıştır ki gemi dönüşte mobil bir zooloji ve jeoloji müzesini andırmakta, kimi zaman güvertede biriken örnekler tayfaların canını sıkmaktaydı. Seyahatin ilk dönemlerinde sadece karada yaptığı gözlem ve veri toplama işiyle yetinmeyen doğa bilimcimiz flama kumaşından yaptığı 1,25 metrelik bir ağı geminin arkasından denize sallandırıyor, üzerinden su damlayan, pırıl pırıl bir sürü ufak, renkli deniz canlısını güverteye çekiyordu. Tayfalar ona “bizim sinek avcısı” diyordu. Tüm bunları yaparken pozitivist bir yaklaşım ile olayları ele aldığı açıktır. Bu arada unutmadan vurgulanması gereken bir nokta da şudur: FitzRoy bu yolculuk sırasında aslında bir yandan haritacılık faaliyetleriyle uğraşırken bir yandan da her satırına gönülden inandığı kutsal kitaptaki yaradılış ve Nuh Tufanı efsanelerini bilimsel olarak temellendirecek bulgular elde etmeyi umuyordu ve bu konuda gemide en güvendiği adam -ve bu işi yapacak olan- şüphesiz Darwin’di. Yolculuğun ilk döneminde bu Darwin’e de akıllıca gelmişti fakat karşısına çıkan şeyler o kadar muazzam bir etki yaratıyordu ki dinsel efsaneleri temellendirme fikri sadece bir safsata olarak kalıyor hatta her şey tam tersi yönde gelişiyordu. Bulduğu bir çok bulgu ona göre yaradılış konusundaki genel inanışı kolayca çürütebilecek nitelikteydi. Araştırma evreni, uğradığı her yerin doğası olduğundan bu geniş sahada kısa sürede çok fazla örnek toplayabilmekteydi ve aynı zamanda da gördüklerini notlarına dökmekteydi. Topladığı ve kavanozladığı örnekleri ilk fırsatta paketleyip İngiltere’ye gönderiyordu. Ayrıca hayvan doldurmak gibi bir çok yöntemi de yolculuk sırasında öğrenmişti. Seyahat sırasında aldığı notlar ise eve döndükten sonra inceleyip söylediği gibi “kendisini bile şaşırtacak kadar çoktu”. Beagle dan indikten sonra serüvenin sona erdiğini düşünse de iş yeni başlıyordu. Bulguları sınıflandırmak ve emprik bilgileri kullanarak çıkarımsal genellemelerle teorilere ulaşmak yıllarını hatta ömrünün geriye kalan tüm kısmını meşgul edecekti. Fakat bu meşguliyet o kadar sistemliydi ki mutlu bir aile hayatı kuracak ve 7 tanesi hayatta kalan 10 çocuk yapacaktı. Charles’ın tersine babalarından hiç korkmayarak yetişen bu çocuklardan birisi 4 yaşındayken babasına, çalışma saatlerinde de onunla oynaması için altı peni rüşvet teklif etmişti. Karısı –ve aynı zamanda kuzeni- Emma ise bilim dünyasına uzak olmasına karşın kocasının işine saygı gösteren ideal bir eşti. Bir keresinde beraber gittikleri bir bilimsel konferansta Darwin ona “sanırım bunlar senin için epey sıkıcı şeyler” dediğinde “diğerlerinden fazla değil” diye yanıtlamıştı. Darwin bu diyalogu daha sonra hep sevkle anlatıyordu. Birbirlerini çok iyi anladıkları açıkça belliydi. Kanımca Charles Darwin’in aile hayatı –özellikle babasıyla olan ilişkileri- ayrı bir emek sarf ederek incelemeye değer bir alan.



Darwin’in babasını düşündüğü zamanlar suçluluk duymasının bir başka nedeni daha vardı. Kiliseye kesinlikle katılamayacağını eninde sonunda ona söylemesi gerekecekti. Ancak şimdilik bundan kaçınıyordu. Eve yazdığı mektuplarda gelecekten hiç söz etmiyordu. Önemli olan şimdiki zamandı.



Bu satırlar Darwin’in Arjantin sularında Beagle’daki kamarasında hissettikleriydi. Tüm ruhunda yolculuk boyunca meydana gelen dinamik değişimin en kritik anlarını özetleyen bir bölüm aslında. Özellikle yolculuğun ilerleyen yıllarında çok iyi anlaştığı ve aynı kamarada yaşadığı Kaptan FitzRoy ile de münakaşalar yaşayacaktı. Öyle ki hayatlarının çok ileriki safhalarında bu ikili tamamen iki ayrı cephede kalacak, meşhur Oxford konferansında bilim adamları ve din adamları Darwin’in Türlerin aynı kökenden geldiği teorisini bir savaş şeklinde tartışırken kalabalığın arasında eriyen bir ses, elinde Kitabı Mukaddesi bir peygamber edasıyla sallayarak “gerçek burada, başka hiçbir yerde değil” diye bağıracaktı. Bu ses Beagle serüveni sonrasında Darwin’in mutlu ailesi ve yaşamına tezat olarak bir çok açıdan hayattan darbe yiyen ve 30 Nisan 1865 Pazar sabahı boğazını keserek 59 yaşındayken intihar edecek olan eski dost, Kaptan FitzRoy’un sesiydi.


BEAGLE’IN ÖTEKİ YÜZLERİ: FUEGOLAR

On dokuzuncu yüzyılda bir keşif gemisinde Kaptanın yanında bir askeri grup, idari sorumlu, mürettebat, süvari, lostromo, marangoz, katipler ve kanımca en özel önemi taşıyan kişi olarak, gidilen yerlerin portrelerini çizen bir ressamın varlığı çok alışılmışın dışında değil. Fakat HMS Beagle’ın bu yolculuğunu farklı yapan bir başka unsur York Minster, Jemmy Button ve Fuegia Basket adında 3 yolcuydu. Bunlar Horn Burnu civarındaki buzlarla kaplı Tierra del Fuego bölgesinin yerlileriydi. Kaptan FitzRoy onları bir önceki seferde gemiye almış (Jemmy’i birkaç düğme karşılığında satın almıştı) ve bu tuhaf isimleri takmış, masraflarını üstlenerek İngiltere’de bir yıl eğitmiş, sonra da onları kral ve kraliçenin huzuruna takdim etmişti. Kraliçe şapkalarından birini Fuegia’ya giydirmiş, parmağına bir yüzük takmış, giyecek alması için de bir kese para vermişti. Onlar şimdi çat pat İngilizceleri, Avrupalı giysileri ve satın aldıkları bir sürü Avrupa öteberisiyle, Hıristiyanlığı ve uygarlığı yaymak için dünyanın öbür ucundaki ülkelerine geri götürülüyorlardı. Richard Matthews adında genç bir misyoner de onlarla gelmek için gönüllü olmuştu. Lakin bu deneme hayalden öte bir şey değildi ve fiyasko ile sonuçlandı. Gittikleri yerdeki toplum tamamen ilkel bir hayat yaşayan yerlilerdi, çay takımları ve Avrupalı kıyafetler, yarı çıplak dolaşan ve gırtlaktan gelen homurtuya benzer bir dille anlaşan bu toplum için hiçbir şey ifade etmiyordu ve 3 yolcu ülkelerine geri döndükten sonra zamanla tekrar eski hayatlarına alıştılar. Bu proje ile bu insanları Hıristiyanlaştırmak hiç gerçekçi durmadığı gibi traji-komik bir durum yaratarak FitzRoy’un çabası fiyasko ile sonuçlanmıştı

.Kabile hakkında çok şey yazılmış ama şu birkaç bölüm gerçekten ilginç:


Jemmy Button, Darwin’e Fuegoluların yamyam olduğunu söylemişti, kış çok sert geçtiği zamanlar kadınlarını öldürüp yerlerdi. Darwin de bir fok avcı teknesinin kaptanıyla Fuegolu bir çocuk arasında geçen konuşmayı aktarıyor. Kaptan Fuegolurların neden köpek yemediğini sorduğunda çocuk “köpek samur yakalar, kadınlarsa işe yaramaz, adamlar çok aç” şeklinde yanıt vermişti.
...

Gemi ekibi bu bölgede bir kamp kurmuş ve Londra Misyonerler derneğinin gönderdiği onlarca eşya ile birlikte birkaç ev inşa ederek kıyılardaki ölçüm işleri için bölgeden ayrılmışlardı. Geri döndüklerinde ise gördükleri manzara fiyaskonun tarifiydi.


ama şimdi biz fuegoluların hikayesinin sonunu anlatalım. Beagle bir yıl sonra döndüğünde kamp yeri bomboştu. York Minster ve Fuegia, Jemmy’nin eşyalarını da alarak vahşi Fuegoluların yanına gideli epey olmuştu. Jemmy orada kalmış, ancak uygarlığı, sanki öyle bir şeyin varlığından hiç haberi yokmuşçasına terk etmişti. Avrupalı giysilerinin yerini beline sardığı bir kumaş parçası almıştı. Son derece zayıftı. Bir zamanlar tertemiz olan saçları şimdi keçe gibi, boyalı yüzüne dökülüyordu. Darwin “zavallı Jemmy’i tanıyamadık. Bıraktığımız temiz, şık giyimli, tombul delikanlı gitmiş, yerini zayıf, çıplak, pis bir vahşi almış” diyordu.
Ancak yine de davranışı dostçaydı. Kanosuyla Beagle’a gelip FitzRoy ve Bynoe’ya samur derisi, Darwin’e de iki mızrak başı armağan etti, gemide yemeğe kaldı ve “yemeğini de eskisi kadar düzgün bir şekilde yedi.” Ama hayır! Onlarla gelmeyecekti. Şimdi bir karısı vardı (karısı kanodan ona sesleniyor ama gemiye çıkmıyordu). Bunlar onun insanları, burası onun yurduydu, uygarlıkla bir alışverişi kalmamıştı….

Onu son olarak kamp ateşi ışığında, Darwin’in deyimiyle “son bir veda” için el sallayan bir siluet olarak gördüler.



Burada bana en çarpıcı gelen cümle “ Bunlar onun insanları, burası onun yurduydu, uygarlıkla bir alışverişi kalmamıştı….” oldu. Bu sosyal deneyin başarısızlıkla sonuçlanmasını çok iyi açıklıyordu aslında bu cümle. Bir de şu soru takıldı aklıma, bu adam, yani Jemmy, eski haline dönmesine rağmen neden diğer topluluğun yanında değil de İngilizler’in yaptığı kampta kalmıştı? Yoksa arada kalmak bu muydu? Özüne dönse de kendi toplumu –sebebini bilmesek de- onu kabullenmemiş ve içlerine almamış mıydı? Nasıl evlenmişti? Bu soruların cevabını ve FitzRoy’un olanlardan ne sonuç çıkardığını bilmiyorum ama Darwin için olan biten apaçık ortadaydı. Fuegoluları İngiltere’ye götürmek onlara iyilikten çok kötülük yapmak olmuştu. Uygarlıkla tanıştıkları o kısa süre, kendi ülkelerinde yaşamalarını zorlaştırmaktan başka bir işe yaramamıştı. İnsan doğanın gidişatını bu şekilde saptırdıktan sonra başarılı olmayı artık bekleyemezdi. İlkel ırklar için söylenebilecek tek şey vardı: ancak kendi başlarına bırakılır, özgürce kendi çevrelerine uyum sağlayabilirlerse hayatta kalabilirlerdi. Müdahale edilirse ölüyorlardı. Amerikan yerlileri, Avustralya yerlileri yok oluyordu. Fuegoluların da sırası gelecekti. On dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde, üç Fuego kabilesi neredeyse tümüyle yok olmuştu. Darwin oraya gittiği sıralar nüfusları on bini bulan Batı kanalındaki kano insanları Alacalufeler’in nüfusu 1960 yılında yüz kişiye zor ulaşıyordu.



BİR RAHİP ADAYININ SONU “DOĞAL SEÇİLİM VE TÜRLERİN KÖKENİ”NE UZANAN YOL HARİTASI


Kısmen babasının otoritesi kısmense hayat tercihleri sebebiyle ve “benden önce teklif alan daha kaliteli bilim insanları bu işi kabul etmedilerse bu işte bir bit eniği vardır” düşüncesinin kendisine empoze edilmesiyle ilk gelen teklifi reddeden Charles, dayısı ile yaptığı konuşmalar ve aldığı destek sayesinde sonradan kabul ettiği bu yolculuğa bir rahip adayı olarak başladı. Kimilerine göre dayısının bu tavrı, kızlarını Charles ile kurabilecekleri olası bir münasebetten uzak tutmak içindi. Ne gariptir ki yıllar sonra Beagle serüveninden dönen Charles kuzeni Emma ile evlenecekti. Bu durumda bu konu hakkında söylenenler bir uydurmaydı, yahut dayısının planları tutmamıştı. Yolculuğa başlar başlamaz hem gemide hem karada notlar alan, örnekler toplayan ve kısmen deneyler yapan bu adamın amacı daha çok FitzRoy’un yaklaşımına yakındı, yani tüm bunları “eğer şansı yaver giderse belki de kendi bulgularıyla Kitabı Mukaddes’in dinsel gerçekleri arasında ilişki kurarak FitzRoy’u memnun edecek bir şeyler yapabilmek için” yapıyordu.

Zaman geçtikçe ve özellikle de doğal yaşamdaki hayat savaşını gördükçe bütün bu güzelliklerin bir tehdit içerdiğini düşünüyor “avlanmak ya da avlamak, var olmak buna bağlıydı” diyordu ve belki de doğal seçilim düşüncesinin ilk oluşumları başlıyordu zihninde. Hayatta kalmak için doğaya uygun şekilde kamufle olan “güçsüzler” ve yaşam alanındaki koşullara bağlı olarak vücutlarının yahut bazı bölümlerinin şekli değişen, yaşadığı ortama uyum sağlayan hayvanlar görüyor ve dolayısıyla koleksiyon kavanozları ve not defteri
bu örneklerle dolmaya başlıyordu.

Doğa bilimi üzerine araştırma sahası yalnız bitki ve hayvanlar değildi. İnsanlar ve karşılaştığı toplumlar üzerine de düşünüyordu. Örneğin Darwin köleliğin iğrenç bir şey olduğu düşüncesi ile büyütülmüştü ve bu seyahatten yıllar sonra şöyle yazıyordu: “köleliğin olduğu ülkelere artık hiç gitmeyeceğim için tanrıya şükrediyorum. Bugün bile, ne zaman uzaktan gelen bir çığlık işitsem Pernambuco civarında bir evin önünden geçerken duyduğum iç parçalayıcı sesler aklıma gelir; ancak engellemek konusunda bir çocuk kadar çaresizdim. (…) Bana çok temiz olmayan bir bardakla su verdiği için çıplak kafasına at kırbacıyla üç kez vurulan (ben müdahale edene kadar) altı yedi yaşlarında bir çocuk gördüm; sahibinin bakışlarıyla babasının nasıl titrediğine tanık oldum.”

Dönelim yeniden seyahate…
Darwin gittikçe zihninde de olsa tüm teolojik efsanelere meydan okumaya başlamıştı bile. Aslında buna meydan okuma denmez çünkü etrafındaki olağanüstü deney ve gözlem sahasına kendini o kadar kaptırmıştı ki tanrı yahut efsaneler pek de umurunda değildi. Aslında yaradılışın tek bir hafta içinde gerçekleşip gerçekleşmediği de tartışma konusu olabilir, yaradılış belki de devamlı bir süreçti ve çok uzun zamandan beri devam ediyor diyordu kendi kendine. Bir bölgenin bitki örtüsüyle aynı bölgedeki hayvan sayısı arasındaki bağlantı Darwin’in kafasını kurcalayan başka bir soruydu. “Yerkabuğunu dopdolu bir müze olarak değil, rasgele yapılmış eksik bir koleksiyon olarak düşünmeliyiz” diyordu ve bu kadar çok türün yok olmasına yol açan şey ne olabilirdi? “Dünya’nın uzun tarihi boyunca karşılaşılan hiçbir olgu, yeryüzünde yaşayan canlıların defalarca yok olması olgusu kadar şaşırtıcı değil” diyor ve bu yok oluşu iklim değişikliği ile paralel olarak düşünüyordu. Tufan hikayesinin gerçekliği hakkında FitzRoy ile ilk tartışmaları da o sıralarda başlamış olsa gerek. O kadar büyük yaratıklar Nuh’un gemisine nasıl binmişti? FitzRoy’un yanıtı hazırdı: Bütün hayvanlar gemiye binmeyi başaramamıştı; ilahi bir nedenden dolayı bazıları dışarıda kalmış ve boğulmuştu. Darwin’in yaradılış hakkında gördüklerinden yola çıkarak kafasında oluşan ve üzerine bir ömür harcayacağı soruların hepsi FitzRoy ve onun temsil ettiği düşünceye göre boşunaydı, çünkü tüm bunları “tanrının yaratmış olması” yeterli bir yanıttı. Yolculuğun bu ilk evrelerinde Darwin fikirlerini kuvvetle savunmaya henüz hazır değildi. Kafası karıştıktı, daha çok kanıta ve düşünmek için zamana gereksinimi vardı. Birisinin, kafasını kurcalayan bu yeni ve huzur kaçırıcı fikirlerin yanlış olduğuna kendini ikna etmesine bile istekliydi. Fuegoların evi olan Tierra del Fuego’ya dümen kırdıklarında, Good success körfezinde, Darwin hayatını doğa tarihine adamaya karar verdi, ona “az da olsa katkıda bulunmayı” umut ediyordu.

Darwin doğal seçilim ve evrimde anlattığı “koşullara uyum sağlama ve ayakta kalma” faktörünü birebir yaşıyordu. Yolculuğun ilerleyen bölümünde Darwin fiziksel olarak artık çok daha güçlenmişti. Dağa tırmanmayı ve karada yürüyüş yapmayı beceremeyen denizcilerin çoğundan daha güçlüydü ve şunları yazıyordu:

(…) En büyük lüks, yatak niyetine çakıl taşlarından oluşmuş kıyıya uzanmak. Bu hayata dayanabildiğime kendim de şaşıyorum. Doğa tarihine duyduğum güçlü ve giderek artan ilgi olmasaydı herhalde dayanamazdım. (…)

Kişisel kimliğinde bir rahipten pozitivist-materyalist bir bilim adamına geçiş döneminin tam ortasındaki zamanlarda ruhsal durumunun kelimelere yansıması And Dağlarının üzerinde yaptığı betimlemeyle anlatılabilir. “Eksiksiz bir orkestra eşliğinde Mesih Oratoryosu’ndan bir koro parçası dinlemek gibi bir şey. Yücelik dolu. Yalnız olduğum için mutluyum.” Bu ifadede teolojik kavramlar ile pozitivist bir bilim adamının durumu nasıl iç içe geçmişse işte öyle karıştı Charles. Kendisindeki değişimin artık iyice netleştiği yer Galapagos adalarıydı. Çünkü ileride yazacağı doğal seçilim kuramının en önemli kanıtlarından birini bu adalarda karşılaştığı ispinozaların çeşitliliği ve değişimi konusu oluşturmuştu. Bu seyahatin sonunda Darwin’in tezi kısaca şöyleydi: Bildiğimiz dünya bir anda “yaratılmış” değildi, son derece ilkel bir şeyden evrimleşerek bugüne gelmişti ve değişim sürmekteydi. Başlangıçta Fuegolulardan, hatta insansımaymunlardan bile daha ilkel olan insan da, düşmanlarından daha becerikli olması ve saldırganlığı sayesinde hayatta kalabilmişti. Hatta dünyadaki bütün canlı türlerinin tek bir ortak atadan türemiş olması da mümkündü. Bu insansımaymun meselesi ileride tartıştığı ve şiddetle reddettiği şeyin henüz ne olduğunu bilmeden saldıran teologların ağzında sakız ettiği bir olay olacaktır. Hayvanlarla ortak bir soydan geliyor olma fikri insanları öfkelendirdi. Darwin’in insansımaymundan türediklerini söylediğini sandılar. Oysa bu yanlıştı. Darwin’in düşüncesi, bugünkü insanın ve bugünkü insansımaymunun, tarih öncesi çağlarda ortak bir atadan ayrılarak geliştiğiydi. Bu konu öylesine sulandırılıp karşı tez olarak kullanılmıştı ki Oxford Toplantısı sırasında Oxford psikoposu Wilberforce, Darwinist teoriyi savunanlardan Huxley’e dönüp büyükanne yahut büyükbaba tarafından mı maymun soyundan geldiğini soracak kadar ağır alay konusu edilmişti. Huxley “tanrı onu bana havale etti” diye mırıldanarak ayağa kalktı ve şu cevabı verdi:

Maymun soyundan gelmeyi, kültürünü ve belagatini önyargının ve yalanın hizmetine veren bir insanın soyundan gelmeye tercih ederim.

Açıkçası psikopos ne hakkında konuştuğunu bilmiyordu. Darwin ve teorisi yüzyıllardır tutunduğu dalı ortasından çat diye kırmakla kalmıyor, bağlı olduğu ağacı da köklerinden söküp atıyordu. O gün başlayan ve hala devam eden tartışmanın tek sebebi buydu. Huxley in cevabı infial yaratmıştı. O dönem bir din adamına bunu söylemek sansasyoneldi. Öğrenciler çılgınca alkışlıyorken bazı soylu hanımlar psikoposa ve dolayısıyla dine yapılan büyük saygısızlıktan ötürü baygınlık geçiriyorlardı.



SONUÇ YERİNE

Bir seyahat teklifi ve bunu red ile kabul arasındaki ince çizgi… Kendi değişimini yaratan ve bir bilim adamının tüm tabularından kurtuluş sürecini apaçık yansıtan bu serüvende Darwin, “az da olsa katkıda bulunmak istediği” doğa tarihinde bir dönüm noktası olmuştu. Bilimsel bir hipotez ile değil elinde Kitabı Mukaddes üzerinde aday-rahip kimliğiyle yola çıkmış ve tek tek gözlemler onu “sonuca” ulaştırmıştı. Kanımca Beagle da geçen 5 yıl içerisnde Fuegoların teslimi bir miladı her açıdan. Bu büyük hayal kırıklığı öncesi bir şekilde hala Hıristiyan motifler taşıyan Charles, bu olayın sonrasında ise pozitivist-materyalist bir bilim adamı olarak edindiği empirik bilgiler ile teorisine ulaşmış ve bilimi insanoğlunun hayatındaki yeri açısından daha yukarılarda bir yere alıp koymuştur, o her ne kadar “sıradan bir öğrencilik hayatı geçirip, sadece bir doğa meraklısı” olsa da.